Yeşilist.com Logo
vegan

Yeniden et yemeyi denemek

by / 390 Yorum / 406 Okunma / 24 Haziran 2015

Tam dört yıl önce vegan olmuştum. Hayvanların sömürüldüğü, öldürüldüğü alanlarda tüketici olmamayı seçmiştim. Tüketici olmamayı seçmekle yetinmemiş, Vegan Kollektif’in kurulmasına, birçok veganın bir araya gelip tanışmasına, basına röportajlar verip veganlığın görünür olmasına katkıda bulunmuştum.

Vegan yaşamaya travmatize olduğum birçok yazılı ve görsel malzemeye tanıklık ettikten sonra karar vermiştim. Uzun bir süre döner, deri ayakkabı, çelimsiz sokak hayvanları vs. gördüğümde derin bir üzüntü duyuyor ve ağlıyordum. Tüm hayvanları kurtarmak istiyordu bir parçam, hiçbiri artık acı çekmesin, ben de bu acıya ortak olmayayım, olanları da değiştireyim ve onları da vegan yapayım gibi hayallerim vardı. Üç yıl önce LGBT Onur Yürüyüşü’nde elimde ”Et yiyene, göt yok’‘ diye bir pankart bile taşımıştım.

Vegan olmam ve yogayla tanışmam aynı zamanda olmuştu, ama birbirinden bağımsız gelişen süreçlerdi. Yoga dünyasındaki herkes için nedense ”et yememeliler!” diye bir yargım vardı. Tanıştığım bazı yoga hocalarının ise yıllarca vejetaryen ya da vegan yaşadıklarını, sonra da canlarının istediği gibi takıldıklarını öğrendiğimde ise hiç aklım almıyordu ve sadakatsizlik olarak yorumluyordum bu durumu.

Yaklaşık bir buçuk yıl önce ne kadar dikkat göstersem de sağlıklı ve dengeli bir vegan beslenmeye, B12 ve demir değerlerim yerlerde süründüğünden yaptırdığım kan testinde, hayatıma az sıklıkla organik yumurta ve sütü aldım ve vejetaryen beslenmeye başladım. Dört yıl sonra ilk kez ise merakla ve endişeyle geçen perşembe karşımda duran somonlu salatadan birkaç somon ağzıma atıverdim, iki gün önce de bir porsiyon cajun tavuk yedim.

Etle, sütle yeniden karşılaşmada içimde birçok şey pörtleyiverdi. Bunlardan ilki vegan/vejetaryen apoletleriydi. Bu kavramların ne kadar fiyakalı durduğunu fark etim üstümde. Ayrıcalıklı kılıyordu beni, aslında sırtıma aldığım diğer birçok azınlık kimliğinin bu hissi uyandırdığına aydım. Azınlık olmak, mücadele etmek ve durduğun pozisyonda kendini haklı görmek, güçlü hissetmek diğerlerini ise şiddet yanlısı olarak görmekti galiba benim için. Vegan olunca kendimi üstün görüyordum vegan olmayanlardan. En şefkatli, en duyarlı, en hassas ben ve benim gibi olan veganlardı. Eşcinsel aktivistken de farklı değildi. İnsan hakları konusunda pek duyarlıydım. Şunu da hatırlıyorum, bir belgeselimin gösterimi sonrası yaptığım söyleşide, beni belgesel çekmeye iten motivasyonun öfke duygum olduğunu belirtmiştim.

Veganken de farklı değildi aslında, içimde öfke canlıydı hayvan sömürüsüne katkı sunanlara. Kabul yoktu içimde. İnsanları olduğu gibi kabul etme değil de onları değiştirme, hizaya/doğru yola sokma isteği vardı. Böyle olunca da hep insanların savunma mekanizmalarına ya da kendini suçlama duvarlarına çarpıyordum. Eşcinsel ya da vegan olmamda yaşadığım travmaların acısını püskürtüyordum insanların suratlarına. Bu acıları yaşamamak için herkes değişsin ki ben de huzurlu olayım istiyordum.

Huzurumun kaçmasının sebebi duyarsız, bilinçsiz, konforundan/alışkanlıklarından ödün vermek istemeyen insanlardı. Ve elbette tek boyutlu da değil durum, bir eşcinsel ya da vegan da yaşadığı hayatta kabul istiyor diğerleri tarafından. Şayet bir itiraz, eleştiri, yargı geliyorsa çoğunlukla bir çatışma alanına dönüşüyor ortalık. Kim haklı, kim haksız? Bu arada da tavuklar, danalar, travestiler, ibneler öldürülüyor…

vegan

Şu an geldiğim noktada içimde şunlar canlı… Hepimiz seçimlerimize saygı istiyoruz. Et yiyen de yemeyen de ve bunun tartışma konusu olmasını istemiyoruz. Dünyayı ne et yemeyenler kurtaracak ne de homofobisi arınmış heteroseksüeller. İçimizde kendimizin ya da bir başkasının eylemine kabul, anlayış ve şefkat gelişmedikçe, ”bilmişler” tartışaduracak, öte yandan şiddet kol gezmeye devam edecek çünkü en başta biz ”bilmişler” şiddet yaratıyoruz. Vicdana çağrı, benim için kendine, diğer canlılara ve gezegene şefkate çağrıdır. Bu çağrıda evete de, hayıra da yer var benim için. Evet diyenlerle, ben gibi olanlarla anlaşmak, yol almak çok kolay, peki ya hayır diyenlerle?

Cajun tavuk yedim diye kendimi tavuk katili ilan etmedim, zil çalıp göbek de atmadım. Sadece şunların farkındaydım, vejetaryen apoletini bırakmak istemedi bir tarafım, başka bir tarafım tadını çok özlediğim bir yemeği yediğim için mutluydu, başka bir tarafımsa önümdeki yemeğin yolculuğunun farkındaydı ve üzüntü duyuyordu, başka bir yanım da bu üzüntü duyan tarafıma şefkat gösteriyordu. Kıymetli bulduğum tüm farklı seslere ve duygulara alan açabilmek, hem kendimde hem de bir başkasında. Ancak o zaman çatışma yerine, içsel veya karşılıklı diyalog, sonucunda da anlayış, kabul ve şefkat gelişebilir diye düşünüyorum. Hayvanlara, insanlara, ağaçlara, toprağa yapılan şiddetin kendimizle ve birbirimizle olan kopukluktan kaynaklandığını düşünüyorum ve Martin Buber’in şu cümlelerini anmak istiyorum, ”Hayata müdahale etmek, hem ona hem de kendine karar vermek demektir. Kendini kabul ettirmeye zorlayan insanın görünen, az bir gücü vardır; kendini kabul ettirmeye zorlamayanın ise muazzam, gizli bir gücü vardır. Ve ancak o zaman bütün varlıkların özgürleşmesine yardımcı olur. Bu uyum ile onları da bir uyuma yönlendirir.”

Birbirimizden akıl değil, ilham ve destek almaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum değişim konusunda. Ve değişimin -meli, -malı’larla geleceğine inanmıyorum. Bu -meli, -malı’larla büyütüldük, önce kendimizi suçladık durduk, sonra da diğer insanları. Ne et yemelisin, ne de et yememelisin değil mevzu benim için, ne de et yemeyerek dünyadaki hayvan zulmünün azalacağını ya da şefkatin artacağını düşünüyorum. Kimlik savaşlarının, dayatılan ya da idealize edilen etik değerlerin ötesinde bir yaklaşıma özlemim var. Doğru ve yanlışın göreceliliği içinde kaybolmaktan öte bir yerde şiddetsizlik, barış ve sevgi benim için.

Önceki yazıyı okuyun:
10402429_713934578734158_6275042326642926987_n
Bize Adalet Lazım!

İstanbul LGBTİ Onur Haftası kapsamında, İklim İçin Hareketi sosyal ve iklim adaleti mücadelerinden deneyimlerin paylaşılacağı etkinliğini düzenliyor.

Kapat