Ben bunu çocuklarıma nasıl anlatacağım?
Ben İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken hayalim mimar olup İstanbul’daki eski binaları onarmaktı. Çizim kabiliyetim hiç olmadığından bu hayalden erkenden vazgeçtim. Ama İstanbul sevdamdan vazgeçemedim. Dünyanın başka büyük şehirlerini gezdim, birkaçında uzun yıllar kaldım, döndüm dolaştım İstanbul’a geldim. Her geri gelişimde de “Bu kenti çok hoyrat kullanıyoruz,” diye hayıflandım.
Geçtiğimiz aylarda yaptığımız Maslak 1453 kampanyası, yılın son günlerinde İnci Pastanesi’nin kapanması, Taksim’de olanlar, derken, biz İstanbullular ve kendini buraya ait hissedenler şehrimizin gidişatına dair ciddi endişeler duymaya başladık. Maslak 1453 kampanyamız sırasında gördüm ki herkes endişeli, herkes bir şeyler yapmak, bir ucundan tutmak istiyor. Etrafıma baktığımda ise bize bu konuda destek olmak isteyen ne bir yetkili ne de işi bu olan bir şehir planlamacı gördüm.
Ne tarafa baksam yeni inşaat görmekten, gazete ve televizyonlarında yeni inşaat projeleri reklamları izlemekten çok sıkıldım. Koskoca İstanbul’u bir koca inşaat şantiyesi olarak görmekten usandım. Oysa ben bir ‘80’ler çocuğuyum. Bizim yetiştiğimiz dönemde modernlik eskiye burun kıvırmak, büyüdüğün yeri daha iyisi için terk etmek olarak nitelendirildi. Gelin görün ki sorun sırf İstanbul da değil, Türkiye genelinde aynı. Mardin’den Ayvalık’a, Mersin’den İstanbul’a her yerde o coğrafyaya mal olmuş binalar bir bir terk ediliyor, yerine modernleşme adına kat kat binalar yapılıyor. Ama gelin görün ki, o yeni yapılan binalar artık planlama eksikliğinden mi dersiniz, iklimle uyumsuzluktan mı, mimari problemlerden mi, yaşayan halkın isteklerine cevap vermiyor. Ama binalar yeni mi, yeni, modern mi modern. Peki ya karakterli mi? İşte orada durun. Yapaylık ve sunilik had safhada.
Ya tarih? Aman onu boş verin. Olmuyor işte, boş vererek biz hepimiz hem bugünden hem de yarından ödün veriyoruz.
Nicedir bu gidişatın sebeplerini düşünüyorum. Bugün başımıza gelenlerin temel değerlerimize sahip çıkamamamızdan ve aidiyet duygumuzun azlığından kaynaklandığına inanıyorum. Bugün bizim ofisimizin olduğu mahalle benim doğduğum mahalle. Küçüklüğüm boyunca rahmetli halam son padişahın Yıldız Sarayı’ndan Yıldız Camii‘ne namaz için nasıl gittiğini, babam Atatürk gözlerini kapadığı gün Dolmabahçe Sarayı etrafındaki kalabalığı anlattı. Şimdi ofisimizin karşısındaki benim çok sevdiğim Demirağ çeşmesini, Türkiye’nin ilk demir yollarını yaptırdığı için Atatürk’ün Nuri Demirağ ismini verdiği Cumhuriyet adamı yaptırmış. Yokuşun aşağısında mahallelinin adak yaptığı, benim de eskiden sınavlara girmeden önce tuz bıraktığım Tuz Baba var. Sokağın köşesinde çocukluğumdan beri çok beğendiğim tarihî bir köşk bulunuyor. Tipik bir İstanbul mahallesi bizimkisi. Tarihi ve ruhu var. Dili olsa neler neler anlatacak kaldırım taşları var.
İşte sahip çıkmamız gereken önce yaşadığımız mahalle, sonra yaşadığımız bu eşsiz şehir. Çünkü bir gün ben bu şehri çocuklarıma nasıl anlatacağım neler göstereceğim endişesindeyim.






































































































