Kritik ama umutsuz değil

Bundan tam 45 yıl evvelsi. 1968 yılı.

Bir an için, o zamana kadar yapmış olduklarının, dünya üzerindeki herkes tarafından yapılmasının ekolojik bir yıkım getireceğinin farkına varmış olsa gerek ki, İtalyan sanayici-iş adamı Aurelio Peccei, aynı ‘cemaate’ mensup arkadaşları ile Roma Kulübü adında bir organizasyon kurar. Organizasyon, kuruluşunun temelinde yatan en büyük endişeyi de, yoksulluk, savaş, kirlilik, doğal kaynakların vahşi tüketimi, terörizm, ekonomik istikrarsızlık gibi sorunların sürekliliği olarak tanımlar. Organizasyon, bu küresel sorunlara çözüm bulmak ve bir an önce harekete geçmek maksadıyla, ABD’nin Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT)’nden bir grup bilim insanı ile çalışmalara başlar.

Şu meşhur Büyümenin Sınırları çalışmasının temelleri işte böyle atılır.
Çalışma tüm dünyada büyük ses getirir. Çünkü, çalışma, küresel bir gerçekliği gözler önüne sermektedir: Milyonlarca yıl boyunca insanlığı besleyen Dünya’nın doğal kaynakları sınırlıdır ve insanoğlu, özellikle sanayi devriminden sonra, bu kaynakları hızlı bir şekilde tüketmektedir.

İlk önemli toplantı 1971 gerçekleştirilir. Bilim insanları toplantıda, nüfus, endüstri, tarım, doğal kaynakların tüketimi ve çevre kirliliği başlıklarını irdeleyerek, sanayici-iş adamlarına bu alanlarda meydana gelen ve hiç iyi sonuçlar doğurmayacak lineer olmayan artışa dikkat çeken bir sunum yaparlar.

Sorunun doğru algılanamaması: Doğal ‘kaynak’ mı, doğal ‘sermaye’ mi?
Bu kötümser gerçekliğin sunulmasına karşılık ilk tepkiler, aslında dünyaya hâkim olan politik sistemin toplantıya konu olan sorunların temelini oluşturan kısır döngüsünden birer örnek niteliğindedir. Çünkü sanayiciler, her bir sorunun çözümünün ekonomik büyümeden geçtiği konusunda hem fikirdirler:

Enerji açığı: Daha çok fosil yakıt keşfi, daha çok nükleer enerji
Yoksulluk: Daha çok ekonomik büyüme
Açlık: Daha fazla gıda üretimi
Çarpık kentleşme: Daha fazla ev arzı
Kirlilik: Kirliliği minimize edecek teknolojik gelişmelere yardımcı olacak ekonomik büyüme

İşte sorun da tam olarak burada başlamaktadır! Çünkü bu yaklaşım, her bir alanı bütün bir sistemin parçası olarak görmek yerine, onları ayrı ayrı ele almakta ve bu alanların birbirleriyle olan etkileşimlerini gözden kaçırmaktadır.

Nüfus artışını çıkış noktası alarak çok basit bir sağlama yapalım: Nüfus arttıkça, enerji ve gıda ihtiyacı artacak; bu talepleri karşılamak için, daha fazla alan ve daha fazla kaynak gerecek ve tüm bunlar daha pahalıya mâl olacak; artan maliyet, gıda ve enerji fiyatlarının artmasına neden olacak ve, sonuçta alım gücü olmayan temel ihtiyacını yine karşılamada güçlük çekecek.

Bu nedenle asıl sorun ekonomik büyümenin, sorunları birer birer çözebileceğine inanmaktır. Doğayı, ‘kaynak’ yerine ‘sermaye’ olarak görmektir. Tüm dünyada, sıkıntıların, doğal kaynakların kullanımı sonucu elde edilen servetin ‘adil paylaşılmaması’ndan değil de ‘büyüyememe’den kaynaklandığı gibi yanlış bir algı mevcuttur. Bu yanlış algı, dünya nüfusunun varlıklı %2’sinin, dünya servetinin %50’sinden fazlasını elinde bulundurmasının da nedenidir, yaklaşık 2 milyar insanın günde 3-5 liradan daha az bir gelirle yaşamını sürdürmesi gerekiyor olmasının nedeni de…

İhtiyacımız, farkındalık!
Çünkü 2009 yılında İsveçli bilim insanı Rockström ve arkadaşları, yukarıda bahsettiğim sorunların adeta sağlaması niteliğinde olan bir bilimsel çalışmaya imza attılar. Çalışma, insanoğlunun ekonomik faaliyetleri sonucu meydana gelen biyoçeşitlilik kaybı, iklim değişikliği, çevre kirliliği ve bunlar gibi, bunların da dahil olduğu 9 farklı küresel sorunun boyutlarının, hızlı bir şekilde Gezegenin Sınırları’nın ötesine geçiyor olduğunu gösterdi.

Bu nedenle, durum kritik, ancak umutsuz değil!
İlk etapta ihtiyacımız olan üç önemli şey var.
İlki farkındalık. Bu sorunların temel nedenlerinin ne olduğunun, hâkim olan bu küresel politik sistemin vahşice büyüme arzusunun nelere mâl olduğunun farkında olmalıyız. Büyüme modeli örnek alınan ‘gelişmiş’ ya da ‘sanayileşmiş’ olarak sınıflandırılan ülkelerin, tarih boyunca bıraktıkları pisliği temizlemek için harcadıkları çaba ve sermaye, bugün ki servetlerini elde etmek için harcadıklarıyla nerdeyse eşittir.

Bu bağlamda, Mohandas Karamçand Gandi’nin, ülkesinin ekonomik büyümede Büyük Britanya modelini izleyip izlemeyeceği sorusuna verdiği yanıt akıllarda çakılan şimşek niteliğinde: “Britanya’nın şu anki zenginliğine erişmesi, dünya kaynaklarının yarısına mâl oldu. Hindistan’ın aynı zenginliğe erişmesi için kaç dünya gerekir?

İkincisinin ise bilinç ve bilim ile hareket etmek olduğunu düşünüyorum. İnsanlığın güvenli geleceği üzerinde büyük denebilecek baskılar oluşturan bu küresel sorunların var olduğu sosyo-ekonomik bir düzende, yolunu ve yöntemini bilimden alan etkin planlama muazzam önem kazanmakta.

Sonuncusu ise kapitalist düzenin değiştiği ve gücünü rekabetten değil de işbirliğinden alan bir politik sistemde politik kararlılık. Bu konuda tüm dünyaya verecek iki güzel milli örneğimiz bile var: Gezi Parkı’mız ve ODTÜ’müz.

ABD’li biyolog Edward Wilson’un da dediği gibi; çevreci dünya görüşünü, gerçek dünya görüşü olarak tanımlamanın zamanı çoktan geldi.

Zaman, yeşile verilen önemin ‘dolar’dan, doğaya geçtiği zaman; zaman çokça Yeşilist olma zamanı…

Okuma Önerileri:
1- Büyümenin Sınırları / Meadows, H. D., Meadows, L. H., Randers J., Behrens III, W. W.
2- Planetary Boundaries / Rockström, J. et. al. (2009) (http://www.nature.com/nature/journal/v461/n7263/full/461472a.html)

Yeşilist bundan böyle okuyucularının desteğiyle ayakta kalacak.
Siz de Yeşilist’i beğeniyorsanız bize Patreon’dan destek olun.
Yeşilist Patreon Destek Ol


Bir cevap yazın

Daha fazla Doğal Kaynaklar, Ekoloji, İklim Değişikliği, Kent, Mimari, Yeşil alanlar
Başka bir aile anlayışı mümkün mü?

“Başka bir aile anlayışı mümkün mü?” başlıklı konferans ile aile kavramını masaya yatırıyor.

Kapat