Yeşilist.com Logo

Dünyaca Ünlü GDO uzmanı Ignacio Chapela : GDO’nun geleceği bizim onunla savaşıp savaşmayacağımıza bağlı

by / 167 Yorum / 172 Okunma / 16 Haziran 2016

Boğaziçi Üniversitesi bugün (16 Haziran 2016) tüm dünyada GDO karşıtı çalışmalarıyla tanınan Prof. Ignacio Chapela’yı ağırladı. UC Berkeley Üniversitesi Mikrobiyal Ekoloji Laboratuvarının kurucusu Prof. Dr. Ignacio Chapela dünya kamuoyunun dikkatini 2001 yılında Nature dergisinde yayınlanan, transgenlerin (GDO) yabani mısır popülasyonlarına geçişi üzerine yazdığı makaleyle çekmişti.

20160616_122700

Özellikle bu makaleden sonra Chapela, California Üniversitesi’nin biyoteknoloji sektörü ile ilişkilerine yönelik açık eleştirileriyle ve daha sonra üniversite ile yaşadığı anlaşmazlık ile de geniş çevrelerce tanınıyor.

Makale yüzünden GDO şirketleri Novartis ve Monsanto 2002 yılında Chapela’yı akredite edecek bir “viral kampanya” başlatmış, varolmayan, yaratılmış biliminsanlarının isimleri ile Chapela’nın bilimsel yetkilerini eleştiri yağmuruna tutumuştu. İngiliz gazetesi Guardian ve George Monbiot tarafından ortaya çıkarılan bu “kampanya” GDO’nun kirli oyunlarını kamuoyuna açıklamıştı.

Boğaziçi Üniversitesi’nin daveti ile biz de aralarında Bianet ve Karar Gazetesinin de bulunduğu bir grup ile GDO’lar, Türkiye ve gelecek hakkında Prof. Chapela ile oldukça ilginç bir röportaj yaptık.
2001 yılında makalenizi yayınladığınızda ilk defa GDO üretimini yasaklamış bir ülkenin en uç noktalarından birinde GDO’lu mahsüllerin yetişebileceğini ortaya çıkardığınız. Bunu oradaki insanlar ile ve kamuoyu ile paylaştığınızda gelen tepkiler ne oldu, buradaki tecrübenizi biraz anlatabilir misiniz?
İlk olarak bu bilgiye nasıl ulaştığımızı belirtmek isterim. Genelde insanlar beni ve benimle çalışan öğrencimi kaynak olarak gösteriyorlar. Ama gerçekte, bu Oaxaca bölgesinde bulunan yerli halkın organize olması ile mümkün oldu. Asııl soru, bu yerli halkı destekleyecek bilimsel çalışmayı kimin yapacağıydı. Ve biz biliyorduk ki, GDO’ları üreten şirketler bu araştırmayı yapmayacaktı, hükümetler bu araştırmayı yapmayacaktı, akademik kurumlar ise bu araştırmayı kendi başlarına yapamayacaktı.

O bölgede benim 15 yıl boyunca sürmüş, tartışmalarında aktif rol aldığım, toplantılarına katıldığım bir ilişkim vardı, ve bu yıllarda eğer GDO konusunda araştırma yapmak istiyorlarsa kendilerinin organize olup, kendilerinin araştırma yapmaları gerektiği gerçeği ortaya çıktı.

İşin ilginci, bu bölgeye kuşbaşı baktığınızda bölge ormanlık gözüken bir alan. O yüzden, mısırın üretimi ağaçların altında, uydulara saklı bir şekildeydi ve bu bölgeye daha önce hiç gitmeyen büroktlar 1970’lerde burasını bir kağıt ihracat merkezine çevirmek istiyordu. Bu olay yüzünden bir araya gelen ve verdikleri savaşı kazanıp, ağaçların kesilmesini, tarım alanlarının yok olmasını engelleyen yerli halk zaten oldukça organize bir topluluktu.

Bizim yaptığımız onların çalışmasına destek olmaktı. Aslında onların parası ile kurulmuş bir laboratuvarda, onların çalışmaları ile ortaya çıktı bu makale. Öyle ki, bölgedeki gençler sırf bu konuda araştırma yapması için şehirlerdeki üniversitelere gönderilmiş, bu konuda eğitim alması sağlanmış ve bölgeye geri döndüklerine onlara hazır bir iş alanı yaratılmıştı.

Sonuç olarak ilk deneyimizde genetik kirliliği bulduk. Bu genetik kirliliği bulmamız hem çok şaşırtıcı, hem de şok ediciydi. Kimsenin o zaman bu habere hazır olduğunu sanmıyorum. 1 yıl sonra makale yayınlandığında, haberler ortaya çıkıp iyice yayıldığında asıl tepkiler başladı.

Bu tepkileri tanımlamak çok zor. Çünkü genel depresif bir hal hakimdi. Güçsüzlük duygusu, umutsuzluk duygusu hakimdi. Çünkü, insanlara vücudunuzun içinde bir şey olduğu haberini veriyorsunuz ve bunu kendileri göremiyor ve hissedemiyorsunuz, ben görebiliyorum çünkü ben bir biliminsanıyım. Bu oldukça şok edici ve berbat bir haber.

Ve siz bana “Bunu ben istemiyorum, kurtulmak için ne yapabilirim” diye sorduğunuzda, ben bir kaç bilgi verebilirim ama gerçek şu ki, aslında ben de bilmiyorum.

O yüzden ilk tepki, çaresizlik, güçsüzlük, umutsuzluk oldu ve bu şu güne kadar sürüyor, çünkü oradaki insanlar bu konu hakkında yapacak bir şeyleri de olmadığını biliyorlar. Problem burada, biz yaklaşık 10 yıldır bu problemi çözmek için çalışıyoruz.

3425465(3)

Genel olarak GDO’nun insan sağlığına zararlı olduğu noktasından yola çıkıyoruz. Amerika’da fıstık alerjisinin çocuklarda görülme oranının artması GDO’nun etkilerine bir örnek olarak gösteriliyor. Bunu kesin olarak görebileceğimiz başka örnekler var mı?
Bu konuda iyi bir biliminsanının verebileceği cevap, yeterli bilgimiz yok olmalı. O yüzden benim de cevabım bu olacak. Ama asıl soru neden bilmiyoruz?

Bilmiyoruz çünkü, benim gençliğimde bir biyolog olarak çalışırken bilmek istemiyorduk. Bilmek istemiyorduk çünkü, eğer bu tip sorular sorarsak, biyoteknolojinin ilerleyemeceğini biliyorduk. Çünkü bu problemlerin var olup olmadığını araştırmak için 50 yıllık bir araştırma yapmamız gerekir ve biyoteknolojinin gelişimi durdururdu. Burada ben dahil tüm akademinin bakış açısı böyleydi.

Akademik kurumlar olarak test kısmını atladık ve direkt GDO’lu mahsülleri test etmeden kamuoyuna sunduk. GDO’lu ürünler insanlar üzerinde neredeyse hiç denenmedi, ama yine de bu araştırmalara her baktığımızda problemler ile karşılaşıyoruz.

Bana elimde somut kanıtlar olup olmadığını sorduğunuzda benim cevabım, “evet elimde somut kanıtlar var” olacaktır, ama bu daha geniş bir akademik çevreye yayılmadı.

Elimizde az sayıda insanlar üzerinde çalışma, ama “örnek organizmalar” olarak tanımlanan fare, maymunlar üzerinde çokça çalışmalar var. Diğer bir kaynağımız ise laboratuvar örneği olmayan ama tarım alanlarında yaşayan hayvanlar, inek, domuz ve koyunlar üzerinde yapılan çalışmalar.

Tüm bu araştırmalar konusunda elimizde somut kanıtlar var, ve size hepsini teker teker anlatabilirim. Kısaca anlatmak gerekirse, insan ve farelerin sindirim yolu dokularının üzerinde GDO’lu ürünlerin etkilerini görebiliyoruz.

Ek olarak özellikle bağışıklık sistemi üzerinde GDO’nun çok büyük etkileri var, ve fıstık alerjisi dediğimizde biz gene bağışıklık sistemi hakkında konuşuyoruz. Bu sorunun, karmaşık bağışıklık sistemi içerisinde GDO tarafından oluşan problemlerden biri olma olasılığı çok yüksek. Çünkü bağışıklık sistemi farklı etkenlerin değişik sonuçlar verebileceği bir sistem.

Daha ilginci fareler üzerinde yapılan araştırmalar, iç organlar üzerinde zarar ve üreme sistemi konusunda problemleri ortaya çıkardı. Düşük oluşumu, deforme doğum ve kısırlık gibi problemleri gösteren çalışmalar var. Bu tekil çalışmalar, her bir pencereyi açtığında karşısına başka bir problem çıkıyor ve bu araştırmayı yapan insanlar saldırıya maruz kalıyor.

İçimizde maalesef, bu işte çalışırken sorulacak bir sorunun, bir kariyere mal olduğu konusunda bir kara mizah ortaya çıktı. Bu araştırmaları yapanlar tehdit ediliyor, gazeteler tarafından küçümseniyor. Bu araştırmaya yapmaya istekli gençler ise ben de aynı şekilde etkilenirim korkusu ile bu araştırmaları daha ileriye götürmüyor.

1342534(1)

Bu saldırıları yapanlar kim peki? Devlet kurumları mı şirketler mi?
Ülkeden ülkeye ve tartışılan konuya göre değişiyor bu. Ama bazı durumlarda ciddi kişisel ve özel hayata saldırılar olabiliyor. Öyle ki, seviye oldukça düşüyor, korumalar biliminsanlarını darp edebiliyor. Bunlar oluyor, bunu söylemem lazım.

Ama sansürün uygulanması daha yüksek noktalardan başlıyor. Özellikle fon bulmakta ve makale yayınlama sürecinde zorluklar çıkartılıyor. O yüzden tek elden yapılan bir şey değil bu. Sistemik bir sansürleme var. Bunu devlet ve şirket olarak ayırmak mümkün değil.

Çoğu ülkede, Monsanto gibi şirketler devletin içine girmiş, anayasa mahkemesinde yer bulmuş, dışişleri ve tarım bakanı gibi pozisyonları ele geçirmiş.

Bu örneği açmak gerekirse, ABD konsolosluklarında ya GDO’nun tanıtımından sorumlu bir insan ya da bu konuda briefing almış bir uzman mutlaka bulunmakta. 2002 ve 2003 yılında ABD konsolosluklarından kesin bir dil ile yayımlanmış, “BiyoGüvenlik” yasa tasarıları önerileri devletlere sunuldu. Hepsi tek bir dilden yazılmıştı ve güvenlik adı altında, test yapmanıza gerek yok, GDO’yu tümü ile reddetmeyin tarzında bilgiler sunuyordu.

(Yeşilist’in notu: Benzer bir şekilde, 2009 Nisan ayında ABD’ye giden ve tüm masrafları Monsanto tarafından karşılanan TBMM Tarım Komisyonu üyeleri AKP’li milletvekilleri Mehmet Erdoğan, Özlem Müftüoğlu, Ali Koyuncu, CHP Milletvekili Vahap Seçer ve MHP Milletvekili Abdülkadir Akcan’ın ziyaretinin ardından GDO’ların Türkiye’de serbest bırakılması konuşulmaya başlandı. 26 Ekim’de de çıkarılan bir yönetmelikle Türkiye’de GDO’ların ticaretine izin verildi. Kaynak: T24)
GDO ve devletler konusunu konuşurken, GDO’nun sadece ticari değil, örnek olarak Afrika’da bu çalışmaların ırk ıslahı (öjenizim) adına kullanıldığı konusundaki yorumlara tepkiniz nedir?
Bu zor anlatılabilir bir konu. Bu zor çünkü, ben GDO endüstrisinde çalıştım. Bu tarz fikirler genellikle İsviçre gibi Orta Avrupada bulunan bazı organizasyonlardan gelmekte. Kaliforniya’da ortaya atılan bu fikirler Güney Almanya’da araştırıldı, hatta Hitler Almanya’sında deneyler bile yapıldı. Bu fikirleri ileri süren ve İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ile dağılan bu gruplar, basit bir şekilde İsviçre’ye geçiş yaptı.

Bu ideoloji ilgi bulsa da elimizde bu tohumları doğum kontrol ve ıslah adına bir kanıtım olduğu anlamına gelmez. Ama, Almanya ve İsviçre’nin dışına çıkarsak Afrika’ya giden yatırımların çoğu Bill ve Melinda Gates tarafından gidiyor ve ikisi de açık bir şekilde ırk islahına destek verseler de, bu konu hakkında kesin bir şey söyleyemeyiz.

Kişisel bir örnek vermem gerekirse, Zürih’de kamuya açık bir toplantıda sentetik biyoloji adı altında, GDO konusu konuşulurken, Alman bir biliminsanı yoğurtlara konulacak ve kadınları kısırlaştıracak bir bakteri ürettiğini söyledi. Bu çılgınlık ve delice bir fikir, ama bu konu bir bilim olarak kabul ediliyor.

Aslında bu konunun cevabı normalde “Hayır, bilmiyorum” olmalıydı ama bu konuya sizin ilginiz olduğunu görüyorum.

645342312

Türkiye’deki en büyük tartışma konularından biri GDO’lu mahsüllerin ekimi yasak olsa da bu ürünlerin yem olarak hayvanlara verilmesi. Peki hayvanları tüketiminin bize etkisi konusunda verebileceğiniz somut örnekler var mı?

Ek olarak, Türkiye buğdayın ana vatanı olarak kabul ediliyor ama araştırmalarınız ekim yasak olsa da GDO’nun etkisinin olacağından bahsediyorsunuz, GDO’lu mahsüller ile ana mahsüllerin etkileşime girmesinin etkileri neler olabilir?
Şöyle bir şey var, GDO’nun direkt etkilerini çok az biliyoruz. Direkt olmayan, ikincil etkilerini ise çok ama çok az biliyoruz. Buna rağmen, İsviçre’de GDO’lu mahsüllerin ekimi yasak olmasına rağmen, ve burada yemlik ürünlerin ithal edilmesi ile taşınması sırasında bazı tohumlar, yollardan ve çiftliklerden başka yerlere taşınabiliyor ve bu genetik kirliliğe sebep veriyor.

Bu konu buğday konusunda da büyük bir etkiye yol açabilir sahip. Örnek olarak, Arjantin ve ABD’deki buğday yetiştiricleri çok kararlı bir şekilde GDO’lu buğdaya karşı çıkıyorlar. Çünkü, mısıra GDO’nun etkisini gördüler ve aynı şekilde bir pazar kaybı yaşamak istemiyorlar. Genelde ekonomik bir sebepten dolayı bu karşı çıkış.

Bu konuda yapacağım başka bir yorum daha var, glifosat konusu GDO ile çok da bağlı gibi gözükmese de, bolca kullanılan bu pestisitler, süper güçlü yabani otlara yol açtı. O yüzden bu bitkileri öldürmek isteyen çiftçiler pestistleri bolca kullanarak, yemler ile beraber gelen glifosat ve pestisit oranları normal seviyelerin çok üstünde olmasına sebebiyet verdi. Bu büyük bir sorun, çünkü insanların vücudunda pestisitlere de artık rastlıyoruz.

Glifosat konusunda yapılan araştırmalarda aynı şekilde, akademik araştırmanın dışarıdan baskı ile bir yere yönlendirilmesinden etkileniyor ve bu konuda kararsızlık yaratılıyor.
GDO’nun etkilerinin gelecek yıllarda ne kadar yaygın olacağı ve sağlık konusunda nasıl sorunlar yaratacağı konusunda bir varsayımınız var mı?
GDO’ların yayılması konusundaki model şu an oldukça açık. Küçük alanlarda bolca bulunmakta. Aslında bölük pörçük, çünkü GDO’ların %98 kadarı 4-5 ülkede, ABD, Kanada, Brezilya, Arjantin ve pamuğu da eklersek Hindistan. Bu bölgelerde bolca GDO bulunmakta ama sadece belirli bölgelerde; Kuzey Hindistan, Amerika’nın mısır kemeri, Brezilya’nın soya tarlaları gibi.

Bu oldukça ilginç çünkü 2000’li senelerin başında Greenpeace ve GDO’lu şirketlerin kullandığı haritalar aynıydı. Farklı amaçlarda da olsa, ikisi de propaganda amaçlı bu haritaları kullanmaktaydı. Eğer ülkenin sadece bir bölgesinde GDO’lu mahsül varsa, tüm ülke GDO’lu kabul ediliyordu.

Bu tartışmayı oldukça karmaşık hale getirebilir, çünkü tüm dünyada artık GDO var diye kabul edebilir, ve bundan kaçış yok diye savaşmayı bırakabilirsiniz. Ama işin gerçeği, GDO’lar bölgelere ayrılmış durumda.Tabii ki serbest ticarete ne kadar açıksanız, GDO’lu ürünlere maruz kaldığınız kabul edilebilir, ama yeterli bir bilgimiz yok.

GDO’nun geleceği konusunda ben de herkes gibi bir tahmin yürüteceğim. Bence GDO’lu ürünlerin kullanımı azalacak. Ekonomik bir anlamı yok, geçici ve kısa dönemli zirai avantaj sağlıyor ve çiftçiler bunu satmakta zorlanıyor.

Üretime bu kadar odaklanmamız, politik ve ekonomik sübvansiyonlar yüzünden. Eğer en büyük destekçilerden ABD başka bir konuya odaklanırsa, sübvansiyonlar olmadan ekonomik olarak şirketler GDO’lu üretemeyecekler.

Özetlemek gerekirse, GDO’nun sağlığa etkileri neler? Bilmiyoruz. İnsanlar GDO’dan ölüyor mu? Bilmiyoruz. Ama olası.

Jeffrey Smith’in dünya çapında verdiği bir sunum var. 1960’lardan 2016’ya kadar elinde bir kaç grafik var. Kanser, otizm gibi hastalıklar yükselmiş. GDO’lu ürünlerin kullanımı grafiğini bu grafikler ile karşılaştırdığında aynı yükselişi görüyoruz. O yüzden Smith kanser ve otizm gibi sorunların sebebinin GDO’lar olduğunu belirtiyor. Jeffrey haksız mı? Bilmiyoruz.

Gerçek şu ki, bu olaya nasıl baktığınıza bağlı, eğer GDO artık her yerde diyip, savaşmayı bırakırsanız olacak şeyler oldukça farklı olacak. Ama bunu kontrol altına almak mümkün. İnsanların bu konuda yorum yaptığını biliyorum ama mahsüllerin beraber var olmaları mümkün değil.

GDO’lu ürünler ve organik ürünler beraber birbirine etkilemeden varolamazlar. GDO’lu ürünler etkileşime girdiği an organik ürünler değişime uğrayacaktır. Özellikle mahsüllerin ana vatanı olan ülkeler, genetik kirlilikten etkilenecek en tehlike altındaki ülkeler, buğday için Türkiye ve Mezopotamya, mısır için Meksika gibi.




Site:
E-mail: gorkem@yesilist.com
Boğaziçi Üniversitesi ve SUNY Binghmaton'da Küresel ve Uluslararası İlişkilerden sonra İsveç'te Uppsala Üniversitesi'nde Sürdürülebilirlik üzerine master yaptı. Teknoloji, kitlesel değişim ve akıllı politikalar ile çözümler bulabileceğimize inanıyor.

Yazarı Sosyal Medya Üzerinden Takip Edin!
twitter

Önceki yazıyı okuyun:
İstanbul’un su tüketiminde tarihî rekor

İSKİ'nin açıkladığı verilere göre 2 Haziran 2016'da İstanbul, su tüketiminde tarihî bir rekora imza attı.

Kapat