Gezi Parkı ve çocuklar

Gezi Parkı’ndaki direniş ve ardından gelen polis müdahalelerinin başlangıcından bu yana iki hafta geçti. Ben de oğlumu okula bıraktıktan sonra veya akşamları parktakilere destek vermeye çalışıyorum ama en zorlandığım konu oğluma bu durumları açıklayabilmek oldu ne yazık ki.

İlk başta ağaçları korumaya gidiyorum derken işler kolaydı, yine de ağaçlara kim niye zarar vermek istiyor diye sorduğunda birileri diye geçiştirebilmiştim, sonra televizyonda devamlı takip ettiğimden dolayı polise karşı bir direniş içinde olduğumuzu gördü ve tam da bu noktada sorular peşi sıra geldi.

Altı yaşında bir çocuğa bu olay nasıl anlatılır hiç bir kitapta rehber yok ancak içgüdülerime güvenip, ona mümkün olduğunca doğruyu söyleyerek ilerlemeye karar verdim.

Evet, konu ağaçları korumakla başlamıştı ama bizler ağaçları korudukça suçlu durumuna getirildiğimizden, bir de üzerine polis ortalığı dağıtmaya başlayıp direnişçilere saldırınca, sadece ağaçları korumakla kalmayıp fikirlerimizi özgürce ifade edebilme hakkımızın da uygulanmasını talep etmek durumunda olduğumuzu anlatıyorum. Ben bunları anlatırken sorular hiç durmuyor….

Demokrasi nedir? Diktatör nedir? Ben en anlayabileceği türden evdeki durumlardan örnek vererek anlatmaya çalışıyorum. Yönetime karşı durabildiğime şaşırdığını ifade ediyor. Ben içimden yaşasın her şeye kafa sallamamak gerektiğini görüyordur umarım diye düşünerek devam ediyorum anlatmaya. Ama fark ediyorum ki yeni nesil zaten koyun değil, Gezi Parkı’ndakiler de bu ruhla orada değiller mi ki? Çok şey öğreniyoruz gençlikten, üzerimizdeki ölü toprağını atabiliyoruz sayelerinde.

Olaylar yayılıyor günler geçtikçe tabii oğlum konuşmalarımızdan veya diğer birçok kanaldan duyduklarından kaynaklanan sorularla yine karşıma dikiliyor ve soruyor; “Başbakan neden sizi duymak istemiyor? Biz de başka yere gidelim, olmaz mı?” Alın işte, benim kendime bile cevabını veremediğim bir soru çıktı karşıma. Bazen insanlar kötü duygulara kapılabiliyorlar diye anlatıyorum, başbakan bile hataya düşebilir ama yeter ki sorgulayalım çünkü o zaman hatalar düzeltilebilir. Mutlu oluyor hataların düzeltilebilme ihtimaline.

Hafta sonu gündüz diyorum ki, “dilersen gel seni Gezi Parkı’na götüreyim, gör oradaki abileri ablaları”. O anda yeşil gözlerinin rengi koyulaşıyor ve yaşlar inmeye başlıyor… “Beni biber gazının ortasına nasıl atabilirsin?” diye ağlamaya başlıyor. Oldu mu şimdi… Hadi yeni baştan anlatmaya çalışıyorum, her zaman öyle değil, polis de zaten kötü değil, o yöneticiler tarafından yönlendiriliyor. Şu anda bir şey yok orada, barış var diyorum ama o gece polisin saldırdığını öğreniyor ertesi gün, bana “bak, iyi ki gitmemişiz” diyor.

Ben vazgeçersek doğru bir şey yapmayacağımızı, birbirimize destek vermemizin iyi olacağını o yüzden benim gitmem gerektiğini anlatınca, anlıyor, “inat yani” diyor, “hani iyi bir şey değildi?”. İnatla inancın farkını anlatmaya çalışıyorum bu kez de. Onu her inat ettiğinde önce dinleyip sonra doğruyu yanlışı ayırt edebilmesi için sorguladığımı hatırlatıyorum. “Biz de bu noktada doğruyu yapmaya çalışıyoruz” diyorum. “Tamam ben küçüğüm sen git ama yaralanmadan dön lütfen, sabah uyandığımda yanımda ol” diyor.

Ben oğlumla ilk defa bu kadar ciddi bir konuda oturup konuşuyorum ve onun aslında ne kadar duyarlı olduğunu görüyorum peki ama sokakta polisin tazyikli su ve biber gazı ile “bizim tarafı” kovaladığını bilmesi onu nasıl bir psikolojiye sokacak? Ben çocukluğumda 80’lerin karmaşası içinde büyüdüm. Kafamın üzerinden uçan kurşun benim için unutulmaz bir andı. İnsanın masumluğunu kaybettiğini anladığım zamandı.

Oğlum da her şeyin sorgulanması gerektiğini öğreniyor artık. Bu arada ben de gençlikten ve oğlumdan çok şey öğreniyorum. İnsanlık olarak birbirini sevmekten bile korkan bir toplum olmaya başlamışken hangi dinden, mezhepten, azınlıktan, ekonomik statüden geldiklerine bakmaksızın birbirine ve en önemlisi kendine güven duyan, inanan gençleri görmek çok umut verici işte bu yüzden çocukların doğruları görmelerini sağlamak da bizlerin görevi olmalı.

Aklımdan hiç çıkmıyor oğlumun biber gazından korkup ağlaması. Bizler çocuklarımıza haklarını aramayı ve çevreye duyarlı olmayı doğru öğretebildiğimiz sürece, onlar da ileride biber gazından ağlamazlar diye umuyorum.

Yeşilist bundan böyle okuyucularının desteğiyle ayakta kalacak.
Siz de Yeşilist’i beğeniyorsanız bize Patreon’dan destek olun.
Yeşilist Patreon Destek Ol


Nil Kayarlar Sarrafoğlu

1969 yılında doğdum. Aklım başıma geldiğinde ailemden sonra ilk doğayı sevdim. Taşı toprağı, çiçeği ve hatta böceği... Okudum, çalıştım ve büyük şehirlerde yaşadım. Dünya üzerinde doğanın en uzak yerlerine de gittiğim ve kaldığım zamanlar oldu, işte o zamanlarda kendimi çok iyi hissettim,. Döndüm dolaştım şimdi yine şehirdeyim. Bu sefer 4 yaşında bir oğlum var, onu doğanın içinde büyütmeye çalışıyorum, hafta sonları kaçıyoruz şehirden küçük köyümüze. Mutluyuz böyle şimdilik. Anne olduktan sonra dünyayı kurtarmak için ille de büyük kahraman olmak gerekmediğini anladım, anne olmak yetiyormuş! Atık yönetimi, enerji tasarrufu ve sağlıklı beslenme gibi konulara önem veriyoruz evimizde. Payımıza düşeni ve mümkünse daha fazlasını yapmaya gönüllüyüz ailece de. Yeşilist kanalı ile sesimi duyurabildiğim için mutluyum.

Bir cevap yazın

Daha fazla Çocuk ve Bebek, Eğitim, Kent, Yeşil alanlar
Gezi çok güzel de…

Cumartesi gecesi Gezi Parkı'nı dolduran yüz binlerce insanı da gördüm ve izninizle birkaç gözlemimi, beni endişelendiren birkaç noktayı sizlerle paylaşmak...

Kapat