Hey gidi Karadeniz!

On günlük bayram tatilinde ne yapılır ne edilir diye düşünürken; kendimi araba ile Karadeniz turuna çıkmış buldum. Tamamen spontane ve plansız yapılan bu gezide her şehrin ayrı ayrı yöresel yemeklerini yedim, Karadeniz’in bazı yerlerinde muhteşem doğasına şahit oldum, tarihi yerleri gezdim… Olur da sizin de aklınızdan böyle bir gezi planı geçerse bu yazıya mutlaka göz atmalısınız. Haydi o zaman buyurun.

Öncelikle yol güzergâhımız şu şekildeydi: Adapazarı – Bolu – Gölcük – Safranbolu – Amasya – Samsun – Ordu – Trabzon – Rize

Başlangıç noktamız Adapazarı. Akşam saatlerinde şehre giriş yaptık. Karnımızda nasıl aç…! Biliyorsunuz ki Adapazarı’nın da ”Islama Köftesi” meşhurdur. Sorduk, soruşturduk ve bulduk. Adapazarı’nın ”Tarihi Rumeli Köftecisi” ıslama köftenin yenilmesi gereken en iyi yerlerden birisidir. Aman dikkat canınız çekmesin!

Akşam yemeğimizden sonra yine yollara düştük. Ulaşılması gereken hedef şehrimiz Bolu. Akşam geç saatlerde vardığımız Bolu’da bir gece bir otelde konaklayarak geçirdik. Ertesi gün Gölcük ve Abant Gölü’nü görmeye gittik. Aladağ’ın eteğinde bulunan Gölcük Gölü tek kelimeyle M-U-H-T-E-Ş-EM !!! Tıpkı kartpostal gibi…

Nerede kalabilirsiniz? Gölcük yolu üzerinde ki Bolu Termal, Köroğlu, Yurdaer, Koru ve Esentepe Otellerini tavsiye edebilirim. Derseniz fiyatlar çok yüksek o zaman şehirde bulunan ucuz ve temiz olan Bolu Öğretmen Evini tavsiye edebilirim. (Unutmadan ulaşım için arabanız varsa!)

Ne yenir? Gölcük Kır Gazinosunda; gölün yanında taze alabalık yiyebilir veya Gölcük kebabını tercih edebilirsiniz.

Gölcük Gölü ve çevresi hem devlet tarafından hem de duyarlı doğaseverler tarafından oldukça korunmuş yemyeşil bir yer. Fakat bunu Abant Gölü için söyleyemeyeceğim! Ne yazık ki ben biraz tahrip olmuş gördüm. Belki de gittiğim zaman günlük güneşlik olduğu için. :) Çünkü kartpostallarda gördüğüm Abant bambaşkaydı. Bu yazıyı yazarken aklım hala Abant Gölü’ne takılı kaldı. Acaba ben mi yanılıyorum dedim. Meğerse gerçekten ”Abant Gölü üzerinde kara bulutlar” varmış. Detaylı yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

Şimdi ki rotamız ”Safranbolu”. Tarihine göz atacak olursak bölgede sırası ile Hititler, Frigler, dolaylı yoldan Lidyalılar, Persler, Helenistik Krallıklar (Pondlar), Romalılar (Bizans), Selçuklular ve Osmanlılar egemenlik kurmuşlar. Safranbolu şu an Türkiye’de Dünya Miras Listesi’nde yer alan dokuz kültürel varlıktan biri. Safranbolu ismini, bölgede yetişen ve nadir bir bitki olan safrandan alıyor. Safranbolu evlerinin mimari gelenekleri; özellikle yarı ahşap, üç odalı Pontian Yunan stilinde depreme dayanıklı evler olması.

Ne yenir? Safranbolu’nun yöresel yemeklerini ”Kadıoğlu Şehzade Restoran” da bulabilirsiniz. Kadıoğlu Şehzade Sofrasında tarihi Osmanlı mutfağından kuyu kebabı, şehzade pilavı, peynirli – cevizli perohi ve mantıyı burada yiyebilirsiniz. Dikkat! Sakın parmaklarınızı yemeyin!

Safranbolu’da şansınız yaver gider de hava güzelse müthiş fotoğraflar çekebilirsiniz. Bunun için biraz ara sokaklarda dolaşmakta fayda var.

Nerede kalınır derseniz burada birçok konak seçeneğiniz var. Asmalı Konak ve Turgutreis Konak meşhur olanları. Hatırlatma: Safranbolu’dan gitmeden önce kesinlikle yemekler için safran ve safran lokumunu almayı unutmayın. Özellikle butik üretim yapan ‘İmren Lokumları’nı tercih etmenizi tavsiye ederim.

Safranbolu sonrası yeni güzergâhımız Amasya ”Şehzadeler Şehri” ! Bu şehir beni mest etti… Sanki ruhum geçmişte burada yaşamış gibi…

Buram buram tarih var, görsel güzellik var, mis gibi bir doğa var! Daha ne olsun… Unutmadan burada bildiğiniz gibi birçok ünlü şehzade yetişti. Şehzade Yıldırım Bayezid, Çelebi Mehmet, Ahmet Çelebi, Mehmet (II), Bayezid (II), Şehzade Mustafa, Şehzade Bayezid gibi daha niceleri. Amasya için boşuna dememişler şehzadeler şehri diye!

Amasya ismini Hz. İsa’nın doğumundan binlerce yıl önce, Amazon kraliçesi Amasis’den aldığı söyleniyor. Ayrıca Amasya’nın Ferhat ile Şirin efsanesi de bu şehirde ortaya çıkmıştır.

Efsaneye göre Ferhat, nakkaşlık yapan, Şirin’e sevdalı yiğit bir delikanlıdır. Şirin’in babası bu sevdaya karşı çıkar. Daha doğrusu Şirin’i vermek istemediği için olmayacak bir iş ister delikanlıdan. “ Şehire suyu getir, Şirin’i vereyim” der, demesine de su, Şahinkayası denen uzak mı uzak bir yerdedir. Ferhat vurur kayaların böğrüne böğrüne. Kayalar yarılır, yol verir suya. Zaman geçtikçe açılan kayalardan gelen suyun sesi işitilir şehirde. Fakat Şirin elden gidecek diye baba sinsice planlar kurarak bir cadı buldurur. Cadı Ferhat’a “Şirin’in öldü. Bak sana helvasını getirdim” der. Ferhat bu sözlerle beyninden vurulmuşa döner. “Şirin yoksa dünyada yaşamak bana haramdır” der. Elindeki külüngü fırlatır havaya, külüng gelir başının üzerine bütün ağırlığıyla oturur. Ferhat’ın öldüğünü duyan Şirin, koşar kayalıklara bakar ki Ferhat cansız yatıyor. Atar kendini kayalıklardan aşağıya. İkisi de aşkı için maalesef ölmüş olur.

Amasya’da mutlaka görülmesi gereken yerlerden bazıları ”Kral Mezarlığı” , ”Şehzade Konakları” ve ”Çelebi Cami” . Hepsi şehrin içinde ve yürüme mesafesinde.

Malum yolumuz uzun… Trabzon’a varmadan önce Samsun’da tavsiyeye göre Balıkçı Ferit Bey’de öğlen yemeği yemek istiyoruz. Bayram nedeniyle kapalı olduğundan bizde Samsun’un meşhur karadeniz pidesini denedik. Size de tavsiye ederim.
Akşam saatlerinde Ordu’ya varıyoruz. Şehrin tam ortasından kocaman bir teleferik geçiyor.

Hep meraktan, gezgin ruhtan başımıza gelenler…!!! Teleferiğin kalkış noktasına ulaşıp teleferikle Boztepe’ye çıkıp Ordu’nun mükemmel manzarasında çay içiyoruz. Manzaraya geeeel !!!

Ertesi gün Trabzon’a ulaşıyoruz. Sabah erkenden Sümela Manastırı’nı ziyaret ediyoruz. Tabii zannetmeyin ki öyle kolay ulaşıyoruz. Vadi’nin arasından kocaman sivri sivri yükselen dağlar… Sanki Spartacus’lar çıkacak gibi hissediyorsunuz hani şu savaşçı insanlar var ya onlardan.

Ta ta taaaaaaa işte Sümela Manastırı…

Hikayeye göre ; İki keşiş Meryem’in bebek İsa’yı kollarında tuttuğu ikonun bulunduğu yer olarak Sümela’nın yerini görmüşler. Bunun üzerine birbirlerinden habersiz olarak deniz yoluyla Trabzon’a gelmiş, orada karşılaşıp gördükleri rüyaları birbirlerine anlatmış ve ilk kilisenin temelini atmışlardır.

Maalesef üzülerek dile getirmek istiyorum ki o kadar deformasyona uğramış ki… Tüm fresklerin üzerine yazılar yazılmış, Meryem Ana ve İsa figürlü resimlerin gözlerinin içi karalanmış ve oyulmuş…! Tarihe ne kadar değer verdiğimizin; sahip çıktığımızın da bir göstergesi bu! Çok acı !!!

Öğle yemeği için Maçka Başar Köyü’nde ” Padişah Sofrası Kâtibin Yerinde” taze kuzu eti yedik. Karadeniz’in etini denemeden kesinlikle buradan ayrılmayın. Çünkü buradaki hayvanlar doğal ve organik olarak besleniyor. Etin lezzetinin dâhiyane sırrı bu!

Yemek sonrası Trabzon’da bulunan Atatürk Köşkü’nü ve sonrasında Ayasofya Kilisesi’ni ziyaret ettik.

Manastır kilisesi olan Ayasofya adı “Kutsal Bilgelik” anlamına gelir. Kilise Trabzon İmparatorluğu zamanında yapılmıştır.

Ayasofya Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilerek 1964 yılında müze haline getirilmiştir. On binlerce turist tarafından ziyaret edilen yapı Vakıflar Trabzon Bölge Müdürlüğü tarafından Haziran 2013’de tekrardan camiye dönüştürülmüştür. Biliyorsunuz ki Türkiye Cumhuriyeti doğal hali ile bozmadan korunması gereken güzellikleri itinayla bambaşka bir şeye çevirmeye bayılıyor. Bence “Trabzon Ayasofya Müzesi Müze olarak kalmalıydı! ” Şahsi fikrim şu ki; kilisenin camiye çevrilmesiyle fresklerin ve yapının zarar görebilme ihtimali.

Ben bunları düşünürken gerçekten bununla ilgili birçok imza kampanyası başlatılmış. Tabii bunları gezerken orada düşüncelerimi paylaştığım rehberden öğreniyorum. Aslında bu tür yapılar hakkında bireysel olarak herkes Turizm Bakanlığı’na ciddi bir uyarıda bulunmalı diye düşünüyorum.

Yukarıdaki fotoğrafta kilisenin cami olmadan önceki ki halini görüyorsunuz. Çevrili alanda ve kubbede ki değerli freskleri görebilirsiniz. Şimdi aşağıda ki fotoğrafta da benim kameramdan çekilen resmin son haline bir bakalım. Buyurun!

Gördüğünüz üzere tüm freskler perdeler yardımı ile gizlenmiş; yerdeki çizimler de halı ile gizlenmiştir. Ben yorumu sevgili okuyuculara, tarihe sahip çıkan bilinçli insanlara bırakıyorum.

Gel gelelim Karadeniz’in bir ucu olan Rize’ye … Özellikle yaylaları size doğal güzelliğine hayran bırakıyor…

Yaylalardaki doğal ahşap evler şu an için korunmuş veya henüz beton yapılar buraya gelmemiş diyelim. Fakat genel olarak Karadeniz’de ahşap evlerden betonarme yapılara geçiş hızlanmış. Aşağıda ki fotoğrafta Rize Çaykur Fabrikası etrafında bulunan çevreye bakarak dediğimi daha net anlamış olacaksınız.

Karadeniz gerçekten eski Karadeniz mi? Sümela Manastırı’na giderken bile birçok betonarme bina göreceksiniz. Tüm Karadeniz’e has ahşap evler yıkılmış yerlerine yemyeşil doğanın içine, dağlara renkli kocaman absürt beton binalar dikilmiş. Hele hele gelin görün ki siz Uzungöl’ün halini….

Aşağıda ki fotoğraf kartpostallarda gördüğünüz Uzungöl.

Buyurun şimdi her yere araba girip, çöp atılıp, beton yığını olup, sirk yerine dönen Uzungöl’ü görelim.

Uzungöl’ün etrafını gezerken çektiğim fotoğraflar… Ve artık yorum sizin!

Maalesef bu hafta konu Karadeniz’de ki ‘doğanın güzellikleri’ değil, her zaman olduğu gibi insanların yaptığı çirkinlikler. Uzungöl, kanunlara göre koruma altında olması gereken tam üç statüye sahip. 1. ve 3. Derece Doğal Sit Alanı, Tabiat Parkı ve Özel Çevre Koruma Alanı. Normal şartlarda bu statüdeki bir yere değil bir bina yapmak, küçük bir odunluk bile yapsanız hapis cezası alabilirsiniz. Onu bırakın birde ormanlık alanın içinde Karadeniz’de yapılan HES (Hidroelektrik Santralleri) de çevresel olarak maalesef telafisi olmayan sorunları da beraberinde getiriyor. Ve her zaman ki gibi kimse de buna DUR demiyor. Memleketim insanları yaptıkça yapıyor, yıktıkça yıkıyor.
Dilerim artık bazı şeylere DUR !!! diyebilmek adına…

Kaynaklar:
http://tr.wikipedia.org
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/15356115.asp
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/koray_caliskan/vadiler_bitti_sira_yaylalarda-1047877
http://abantyokoluyor.com/

Yeşilist bundan böyle okuyucularının desteğiyle ayakta kalacak.
Siz de Yeşilist’i beğeniyorsanız bize Patreon’dan destek olun.
Yeşilist Patreon Destek Ol


Bir cevap yazın

Daha fazla Ekoturizm, Kent
Yaşanabilirşehirler sempozyumu

MBARQ Türkiye - Sürdürülebilir Ulaşım Derneği (EMBARQ Türkiye), "YAŞANABİLİR ŞEHİRLER SEMPOZYUMU"nu düzenliyor.

Kapat