Özgür Gürbüz’le konuştuk

1. Özgür Gürbüz kimdir, sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Yanıtlaması en güç soru bu olmalı. Yaklaşık 20 yıldır Türkiye ve dünyadaki çevre sorunlarıyla uğraşan biri desem olur mu acaba? Bu sürenin büyük bir bölümünde gazetecilik yaptım. Aralarında Yeni Yüzyıl, Liberal Bakış, Milliyet, Referans, Yön Radyo, Habertürk ve Sabah‘ın da bulunduğu birçok gazete ve dergide özelikle enerji konusu üzerine yazılar yazdım, haberler yaptım. İşletme mezunuyum ve sanırım Türkiye’de bir ekonomi gazetesinde çevre muhabiri olarak çalışan ilk gazeteciydim. Bu konuda ısrar etmem de ayrı bir delilik tabii. İş dünyasının ve medyann son istediği şey “yeşil bir gazeteci” olmalı. 2010 yılında Çin Uluslararası Radyosu’nda çalıştıktan sonra şimdi Heinrich Böll Stiftung Derneği‘nde enerji ve çevre konularından sorumlu proje koordinatörü olarak görev yapıyorum. Dışarıdan yazı yazmaya da devam ediyorum. Daha önce de sivil toplum örgütlerinde hem profesyonel hem de gönüllü olarak çalışmış, sivil toplum örgütlerine ve özel şirketlere bağımsız enerji danışmanlığı yapmıştım. ‘Enerji tüketmeme hakkı’ kavramını pratik örneklerle açıklamaya çalıştığım, “Enerji ve İnekler” adlı bir de kitabım var. Yazıların ve sözün yetersiz kaldığı yerde işi eyleme dökmenin gerekliliğine inanıyorum. Amaç yaşamı savunmaksa gerisi teferruattır.

Özgür Gurbuz, Mitarbeiter der Heinrich-Böll-Stiftung Istanbul, frueher Greenpeace, nebenher Vorsitz der Istanbuler Anti-Atomkraft-Gruppe.

2. Siz bildiğim kadarıyla 1994 yılından beri yenilenebilir enerji konusunda çalışıyorsunuz. Türkiye’nin son yıllarda yenilenebilir enerji konusunda geldiği noktayı nasıl buluyorsunuz? Son çıkan Yenilenebilir Enerji Kanunu’nu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Benim çevre ve enerji konularıyla ilgilenmem üniversite yıllarında nükleer karşıtı hareketle tanışmamla başladı. 1994’ten biraz daha önce. Çernobil kazasından sonra kaçak çay bulmak için bakkal bakkal dolaşan annemin o telaşını hiç unutmadım. Nükleere karşı çıkışımı sağlam temellere oturtmak için de enerji konusunda daha çok şey öğrenmeye çabaladım. Yenilenebilir enerji kaynaklarının çok ciddi bir potansiyele sahip olması nedeniyle de bu konuya odaklandığım söylenebilir. 2004 yılında Greenpeace Akdeniz Ofisi‘nde Enerji Kampanyası Sorumlusu olarak çalışmaya başladım. O sırada Türkiye’de yenilenebilir enerji kaynaklarına destek veren bir yasa yürürlükte değildi. Bu konuyu kampanya hedeflerimiz arasında en ön sıraya aldık. Yasanın çıkması için iş dünyasından halka kadar birçok farklı kesimin hükümete baskı yapmasını sağlamaya çalıştık. Bu hedefe ulaşmalıyız, dediğimiz tarihten birkaç ay önce, 2005 yılında ilk yasa Meclis’ten geçti. Sivil toplum kuruluşları her zaman bu kadar başarılı olamıyor. O tarihte bana destek veren gönüllülere ve çalışma arkadaşlarıma bir kez daha teşekkür etmek isterim. 2005 yılında çıkan yasa rüzgâr enerjisinin önünü bir ölçüde açmıştı. 2010 yılında yapılan değişiklikle biyogaz ve jeotermal enerji gibi diğer yenilenebilir kaynakların eli de biraz daha güçlendi. Zaten, yasanın ilk çıktığı tarihten bugüne kadar geçen sürede rüzgâr, jeotermal, güneş gibi kaynakların maliyetleri tahmin edildiği gibi azalırken, rakipleri petrol, doğalgaz ve nükleer enerjinin maliyetleri arttı. Yasada verilen alım garantileri şirketler için kredi bulma konusunda önemli bir güvence unsuru haline geldi. Hemen hemen hepsi, ürettiği elektrik enerjisini serbest piyasada alım garantisinden daha yüksek fiyatlara satmayı başardı. Bu da yenilenebilir enerji kaynaklarının pahalı olduğu argümanını çürütüyor. Hem de Türkiye gibi enerji piyasası tam serbestleşmemiş, kirletici seçenekler lehine verilmiş birçok teşvike rağmen. Burada asıl sorun, hâlâ bireysel tüketicinin kendi elektriğini üretmesine olanak sağlayacak, bizleri gerçek enerji bağımsızlığına götürecek güneş enerjisine destek verilmeyişi. Halk için enerjinin Rusya’dan alınması ile yerli bir şirketten alınması arasında bir fark yok. Faturayı kime ödediğiniz değil, ne kadarlık bir fatura ödediğiniz önemlidir. Türkiye’de vatandaş enerjide devlete bağımlıydı, şimdi ise büyük şirketlere bağımlı hale geliyor. Bu gidişatın uzun vadede enerji talebini azaltarak, yüzde yüz yenilenebilir enerji kullanan bir topluma geçişi sağlamayacağı çok açık. Şirketler kâr etmek için büyük santraller kurarak ölçek ekonomisinden yararlanmayı, merkezi dağıtımı ve bizim daha çok enerji tüketmenizi ister. Bu üç öğeden hiçbiri size yaşanabilir bir çevre sağlama konusunda yardımcı olamaz. Halbuki, daha az enerji tüketen binalar, kentler ve enerjisini temiz enerjiden sağlayan kendine yeten bir toplum yaratmaya ihtiyacımız var. Enerjinizi kendinizi üretirseniz, tüketiminizi de daha rahat sorgularsınız.

3. Türkiye’de bildiğimiz kadarıyla büyüyen ekonomiye yetersiz kalabilecek bir enerji açığı problemi var. Aynı zamanda son zamanlarda artan bir cari açık söz konusu. Bazı kesimler çözümü nükleer enerjide buluyor. Ancak nükleer enerji maliyeti yüksek bir enerji. Enerji maliyetlerini karşılaştıracak olursak, yenilenebilir enerji kaynaklarının nükleere göre avantajları nelerdir?

Türkiye’de yaşamı yok eden büyüme politikalarında ısrar ediyoruz. 30-40 yıl öncesinin kalkınma modellerini izlemekten bir türlü vazgeçemedik. Ana problemimiz bu. Enerjinin büyük bir bölümünü dışarıdan ithal eden bir ülkeyiz, cari açıkla enerji ilişkisi inkâr edilemez, ancak nükleer enerji gibi dışa bağımlı bir kaynağın bu soruna merhem olmayacağı açık. Dışarıdan aldığımız doğal gazın yarısına yakını ısıtma amaçlı kullanılıyor. Elektrikle ısınmak dünyanın en pahalı işi olur. Nükleer sizi kurtarmaz. Petrolde dışa bağımlıyız, bütün araç filosunu elektrikli araçlara çevirip nükleer santrallerle mi şarj edeceğiz? Bu durumda da bir değil 100 santral bizi kurtarmaz. Doğal gaz ve petrol bağımlılığından kurtulmanın yolu akıllı konutlar inşa etmekten, az enerji harcayan binalar yapmaktan, mümkün olan her yerde jeotermal enerjisiyle konutları ısıtmaktan, otoyol, köprü yapmak yerine toplu ulaşım ve demir yollarına ağırlık vermekten ve en başta büyük kentler kurmamaktan geçiyor. Tüketim toplumundan uzaklaşmak şart. Bunların hangisini yapıyoruz? Hiçbirini. O zaman cari açığın kapanma şansı da yok. Enerjide dışa bağımlılıktan şikâyet edenlerin, tasarruftan, verimli enerji kullanımından ve rüzgâr, güneş gibi yerli kaynaklardan kaçmasını anlamak mümkün değil.

“Nükleer santralden kilovat saat başına 3-5 sente elektrik üretiriz,” masalına artık onu anlatanlar bile inanmıyor çünkü Türkiye, Rus şirketiyle yaptığı anlaşmada 12,35 sentten elektrik almaya razı oldu. REN21‘in son raporunda (Renewables 2011 Global Status Report) karada kurulan rüzgâr türbinlerinin 5 ila 9 sent arasında bir maliyetle elektrik ürettiği yazıyor. Sizce 12 mi pahalı, yoksa 9 mu? Kaldı ki, yenilenebilir enerji kaynaklarının çevresel riski çok düşük. İş sadece para değil. Japonya’daki depremden sonra nükleer santrallerin nasıl bir felakete yol açtığını gördük. Ne gariptir ki, aynı tsunami ve deprem sonrası Japonya’daki jeotermal enerji santrallerinde en ufak bir hasar bile meydana gelmedi. Hangisi tüp gaz, hangisi atom bombası artık herkes biliyor. Ekonomi dilinden konuşursak, nükleer enerjinin sosyal maliyet kalemi bir kaza veya sızıntı anında o şirketi, devleti batıracak kadar büyüyebiliyor. Yıllarca kullanılamayacak tarım alanlarının maliyetini, hastaların tedavi giderlerini bir düşünün. Temiz enerji kaynaklarının en büyük marifeti başınıza bu tip işler açmaması. Yerli kaynak olması, çoğunun yakıt maliyetinin olmaması (rüzgâr, su), iklim değişikliğine sınırlı etkilerinin olması, istihdam sağlamaları, teknoloji transferinin daha kolay olması ve merkeziyetçi bir enerji sisteminden ademi merkezî bir siteme geçişe olanak sağlaması faydalarından birkaç tanesi.

cernobildeEylem

4. Bilhassa da Fukuşima’dan sonra, dünya nükleerden kaçmaya başladı. Oysa bizde kamuoyunun isteksizliğine karşı nükleer santraller hayata geçecek gibi duruyor. Bu konuda halen yapabileceğimiz bir şeyler var mı?

Üç Mil Adası ve Çernobil kazalarından sonra nükleere temkinli yaklaşan Batı ülkeleri, Fukuşima’dan sonra bu enerji kaynağına daha da soğuk bakıyor; bu kesin. Almanya, İtalya ve İsviçre’nin aldığı kararlar çok önemli. Türkiye’de ise cehaletten kaynaklanan bir nükleer ısrar var. Bu iş sanki inada binmiş gibi. Kimse, 40 yıl öncesine ait ekonomik modellerin, enerji üretim biçimlerinin nasıl sorunlar doğuracağının farkında değil. Dünyanın gidişatını iyi okuyamıyoruz. Küreselleşme diye yola çıktık, ancak içimize kapandık. Dünyadaki geçerli durumdan ötürü Türkiye’de nükleer santralin temeli atılsa, o santralin bitirilmesi çok zor. Zamanında bitmesi zaten ihtimal dışı. Bitse, aynı Avusturya’da olduğu gibi çalıştırılmadan kapatılabilir. Çalıştırılsa, kaç yıl açık kalacağı belli değil. Çünkü geçerli durum (konjonktür) nükleerden yana değil. Bambaşka bir enerji şebekesi, bambaşka bir enerji üretimini temel alan yeni bir sistem kuruluyor. Türkiye, ne yazık ki, bu gidişata ayak uyduramıyor. Arjantin’de 30 yıldır bitirilemeyen Atuça-2 nükleer reaktörüne, kabine üyelerinin bir gezi düzenlemesi lazım. Bir kez, ‘nükleer’ dedik diye doğru adımı atmaktan korkmasınlar. Bu projeden bir an önce vazgeçilmesi gerekiyor.

5. Türkiye’nin enerji açığı problemini çözmek için enerji verimliliği konusunda ne gibi çalışmalar yapılabilir?

Bir ülkenin enerjisini ne kadar akıllı kullandığını görmek için enerji yoğunluğu verilerine bakılmalı. Türkiye, 1000 avroluk Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) yaratmak için 2008 yılında 245 kilogram eş değeri petrol (KEP) harcıyordu. Avrupa’nın enerjiyi en verimli kullanan ülkesi İsviçre’de bu rakam 2008 yılında 88,5 kilogram eş değeri petrole kadar geriledi. Yani Türkiye aynı hizmeti veya ürünü üretmek için İsviçre’nin üç katı enerji harcıyor. Tüm dünya enerji yoğunluğunu düşürme konusunda ciddi mesafe alırken, Türkiye son 20 yılda adeta yerinde saydı. Enerjiyi daha akıllıca kullanabilsek, hidroelektrikten nükleere birçok tartışmalı konu da çözüme kavuşurdu. Türkiye’nin yapacağı en akıllı iş, kömür mü olsun rüzgâr mı tartışmalarını bırakıp, enerji yoğunluğunu düşürecek verimli teknoloji kullanımının önünü açmak. Enerji harcayan her türlü araç (otomobilden motora) için daha yüksek enerji verimliliği standartları getirilmeli, denetlemeler sıklaştırılmalı ve özellikle binalarda enerji verimliliğine çok önem verilmeli. Bugün yaptığınız bir binanın en az 50 yıl ayakta kalacağını düşünürseniz, inşa ettiğiniz her enerji canavarı binanın başınıza yıllarca problem olacağını bilmelisiniz. Ulaşımda toplu taşıma, sanayide enerji yoğun sektörler tercih edilmeli. Sanayide de revizyon gerekiyor. Enerji yoğun sektörlerin hepsinde yer alma şansımız yok. Türkiye gibi enerjisini dışarıdan alan bir ülkenin çimento sektöründe ihracat krallığına oynamak gibi bir hedefi olmamalı örneğin.

 

6. Yenilenebilir enerji konusunda aktif çalışan hem sanayiye hem de hükümete yakın olan sayılı isimden birisiniz. Bilhassa yenilenebilir enerji söz konusu olduğunda, doğal gaz lobisi gibi yenilenebilir enerji sektöründekiler de bu konuda etkin lobi faaliyetleri yürütüyorlar mı? Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?

Yakın kelimesi pek doğru bir tanımlama olmaz. Sanırım benim diğer çevreci ve yeşil dostlardan farkım, işin teknik kısmına da hâkim olmam, ekonominin dilinden konuşmam. Eleştiri oklarını yönelttiğim kişi ve kurumlar da bunun farkında, o yüzden mesajlarımın hala hükümete veya iş dünyasına ulaştığını düşünüyorum. Tek sıkıntı hükümetin bu konuları, örneğin nükleeri yüz yüze tartışmaktan kaçınması. Bu da ülkede demokrasinin yerleşmiş olmamasıyla ilgili. Görebildiğim kadarıyla Türkiye’deki enerji piyasasında hala taşlar yerli yerine oturmamış. Enerji sektöründeki oyuncular lobi faaliyetlerini ya kapalı kapılar ardında yapıyor ya da hiç yapamıyor. Doğal gaz, kömür ve nükleer lobinin ağırlığını hem siyasette hem de medyada ciddi anlamda görüyorsunuz. Piyasanın hâkimi doğal gaz olunca oyuncular da karar aşamasında etkili olabiliyor. Medya patronlarının enerji işlerine girmesi de halkın doğru bilgilenmesinin önüne geçiyor. Öte yandan yenilenebilir enerji şirketleri de güçlü bir örgütlenmeyle kamuoyunu ve hükümeti etkileyecek lobi faaliyetleri yürütmekten çok uzaktalar. Avrupa’da kamuoyu oluşturmak için açıktan yürütülen faaliyetler piyasayı etkiliyor, yönlendiriyor. Türkiye’de bu yönde de bir eksiklik var.

fukisima-olum-saciyor

7. Bir takım STK’lerin yenilenebilir enerji konusunda güzel çalışmaları var. Sanayiye baktığımızda genelde halen konvansiyonel enerji yatırımlarına yöneldiklerini görüyoruz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ben sanayinin hiçbir zaman bir duyarlılık gösterip daha az kâr için yenilenebilir enerji kaynaklarına yöneleceğine inanmadım. Böyle örnekler bir elin parmağını geçmez. Ne zaman piyasa koşulları değiştirilir ve sanayici temiz yatırımlardan kar edebileceği bir ortamda yatırıma yönlendirilir, o zaman iyi örnekler çoğalır. Yasalar ve yönetmelikler temiz yatırımları ön plana çıkaracak şekilde yeniden düzenlenmelidir. Görünmez el değil, görünür bir elin müdahalesi şart. Şu andaki piyasa zaten haksız bir şekilde kirleteni koruyor, yaşamı korumaya çalışanı ise kovuyor. Basit bir örnek vereyim. Bugün rüzgâr enerjisi yatırımcısına 10 yıl boyunca 7,3 sent alım garantisi verilirken, nükleere 12,35 sentten 15 yıl alım garantisi veriliyor. Türkiye’de kömür santralleri iklim değişikliğine neden oluyor, çevreyi kirletiyor, ama bunun bedelini ödemiyor. Güneş enerjisi bu termik santrallerle nasıl rekabet edecek? Serbest piyasayı savunanlar aslında tam rekabetçi bir serbest piyasaya bile tahammül edemiyor. Süregelen avantajlı konumlarını korumak istiyorlar. Bu ortamda konvansiyonel enerjiye yatırım yapmak onlar için en mantıklısı. STK’lerin enerji konusundaki çalışmalarını ise ben açıkçası pek beğenmiyorum. “Bu konuda ciddi çalışma yürüten kimse yok,” desem yeridir. Birkaç çeviri metinle bu iş olmuyor. Şirketlerden bağış alan STK’ler de enerji konusunda çok aktif olamıyorlar, çünkü maddi destek aldıkları kaynakların çoğunun enerji sektöründe yatırımları var.

8. Türkiye’nin en büyük problemlerinden birisi istihdam. Nükleer enerji, doğalgaz veya kömür santralleri yapılırken, işletmeler iş imkanlarından bahsediyor. Oysa yenilenebilir enerjide de istihdam olanakları var. Bu konuda karşılaştırmalı bir çalışma var mı? Halkımız bu konuda yeterince bilinçli mi?

Çok doğru. İstihdam en önemli sorunlarımızdan biri ve bu konuda milyarlarca doların akıtıldığı enerji sektörünün çok daha etkili olması lazım. 5-6 milyar dolara kurulan bir nükleer reaktörün 300 kişiye iş sağlaması kabul edilebilir bir şey değil. İstihdam rakamları hesaplanırken, her ülke için özel çalışmalar yapmalı. Türkiye’de, belki de sektör yeterince gelişmediği için, yenilenebilir enerjiyle ilgili ben çok kapsamlı çalışmalara rastlamadım. Bir fikir vermesi için Avrupa’da gerçekleşmiş yatırımlardan elde edilen verileri sizlerle paylaşayım: Avrupa Fotovoltaik Endüstrileri Birliği‘nin verilerine göre, imal edilen ve kurulan her 1 megavat (MW) gücündeki fotovoltaik güneş panelleri (elektrik üreten) 30 kişiye istihdam sağlıyor. Türkiye’de her yıl 1000 MW gücünde güneş panelleri imal edip kursanız, 30 bin kişiye iş sağlamış olursunuz. Yerli sanayiye, halk sağlığına ve çevrenin korunmasına getirdiği katkılar da cabası. Bu rüzgâr için de farklı değil. Avrupa Rüzgâr Enerjisi Birliği, kurulan ve imalatı yapılan her 1 MW’lık rüzgar türbini 15 kişiye iş sağladığını belirtiyor. Her yıl 1000 MW gücünde rüzgâr türbinleri imal edip kursanız, 15 bin kişinin çalıştığı bir sektörünüz olur. Nükleer, doğalgaz ve barajlar sadece inşaat sırasında ciddi istihdam yaratırlar. İşletme aşamasında bu rakam yüzlerle ifade edilecek kadar azdır. Kömür santralleri ise madendeki işçileri hesaba kattığınızda size hatırı sayılır bir istihdam olanağı sağlar, ki çalışma koşulları ve alınan risk ortada. Birgün‘deki bir yazımda bu hesabı yapmıştım. TMMOB Maden Mühendisleri Odası, 1983-2010 yılları arasında kömür ocaklarında meydana gelen ölümlü kazalar sonucu 617 kişinin hayatını kaybettiğini ve 2008 sonunda kömür madenciliğinde çalışan işçi sayısının 50 bine yaklaştığını belirtiyor. Yukarıdaki hesabı bir hatırlayın. 1000 MW’lık güneş paneli ve 1000 MW’lık rüzgâr türbini üretirsek bütün maden işçilerine yeryüzünde iş sağlanabilir. Üretim fabrikaları da aynı bölgelerde kurulabilir. Bu yaklaşık hesap bize yenilenebilir enerjinin bir yandan enerji üretirken, bir yandan da ekonomiyi nasıl dönüştürdüğüne ve başka bir toplum yaratma yolunda ne kadar etkili olduğuna dair iyi bir örnek.

Teşekkür ederim.

Yeşilist bundan böyle okuyucularının desteğiyle ayakta kalacak.
Siz de Yeşilist’i beğeniyorsanız bize Patreon’dan destek olun.
Yeşilist Patreon Destek Ol


Ergem Şenyuva

İstanbul'da doğdum büyüdüm. Hep bu şehri, kültürel ve doğal mirasını koruma derdindeydim. Bir yandan yeşili ve doğayı nasıl gelecek nesillere bırakırız kaygım vardı. 2006 senesinin sonunda hayatımı değiştiren olay oldu ve kızım doğdu. Yaptığım her şeyi sorguladığım ve tekrardan en başa döndüğüm bir dönemden sonra, kurumsal hayata veda ettim. 2009 yılında Al Gore'un iklim değişikliğiyle mücadeleyi hedefleyen Climate Project derneğinin Türkiye temsilcisi oldum. İklim değişikliğini ve yaşadığımız dünyanın nelerle karşı karşıya olduğunu fark ettikçe, elimi taşın altına sokma zamanı geldi diye düşündüm. 2010 yılının sonunda Yeşilist'i kurdum. Bizden sonraki nesillere yaşanabilir bir dünya bırakabileceğimize, hepimizin atabileceği küçük adımlarla büyük şeyler başarabileceğimize inanıyorum.

Bir cevap yazın

Daha fazla Doğal Kaynaklar, Ekoloji, İklim Değişikliği, Yenilenebilir Enerji
Küresel ısınmada otomobilin yeri

Arabaların küresel iklimini istatistiklerden daha iyi görebiliyoruz.

Kapat