Anne, aşçı ve gıda aktivisti… Defne Koryürek

Bugün bilinçli bir tüketici olarak çinekop, sarıkanat yemiyor ve yedirmiyorsanız, yerel ve adil gıdayı arıyorsanız ve GDO’ya karşıysanız muhakkak bir yerlerde Slow Food Fikir Sahibi Damaklar lideri sevgili Defne Koryürek’i dinlemişsiniz demektir. Türkiye’nin en etkin gıda aktivisti olan, tuttuğunu koparan, bunu yaparken zerafetinden de ödün vermeyen Defne Yeşilist için hepimizin merak ettiği soruları yanıtladı.

Röportaj: Ergem Şenyuva

68091_438417575737_3544230_n

Şu anda son derece etkin bir gıda aktivistisin. Bulunduğun noktaya nasıl geldin?
Herkesin aileden edindiği bir meselelere, sorunlara, kişilere bakma biçimi var. Bizde dikenli bir kök var. Birincisi ‘eğer bir şeyi herkes yapıyorsa zaten bir yanlış vardır’. İkincisi ise ‘acaba altında ne var?’. Altında derken buzağı aramaktan değil meseleleri irdelemekten bahsediyorum. Böyle bir eğitimden geldikten sonra bir de üstüne üstlük yemekle ekmeğini kazanmaya niyet ettiğinde bir gıdayı diğerinden ayıranın ne olduğunua bakar oluyorsun.

İdeal bir dünyada daha iyi olan ürünü bulursun, üreticisini bulursun, zanaatkarlarını bulursun, daha iyi ürünle gıdayı pişirirsin. Ancak 80’lerin sonunda ve 90’ların başında bunun değiştiği bir Türkiye’de yaşadık. 2000’de bir anne olarak kızımı okula gönderdim. Hem bir aşçı hem de çocuğu evin dışında yemek yiyecek bir anne olarak gıdanın menşeine ilişkin bir endişeye ilk o zaman kapıldım.

Benim dedem karkasın üzerinden bir parça eti seçerken, hayvanın farklı taraflarından kombinasyon bir kıyma çıkarırken, benim bunu konuşmak durumunda kaldığım 2000’lerde et asla karkasın üzerinden alınmamaya başlanmıştı. Aksine beyaz straforun üzerinde bir parça olarak gelmeye başlamıştı. Bu kolaylığın, bir tür sanayileşmenin, ucuzlamanın karşılığında da kızım okula gittiğinde hangi hayvanın etini yiyecek diye sormama sebep olan deli dana hastalığı oluştu. Bu bir kesişim anıydı. Bir taraftan meselenin altına bakmak gibi bir güdü var, diğer taraftan zannatkar olmanın getirdiği işin daha iyisini bulma ve yürütme derdi var. Bir anne olarak çocuğumun her bir hücresine giden gıdanın kalitesi ve nerden geldiğiyle ilgili bir huzursuzluğum var. İş burdan başladı.

Slow Food’la tanışmam 2006 yılını buldu. Ben konviviyumu kurarken sahiden Slow Food’un kafamdaki soruları soran bir hareket olduğunu idrak ettim. Biraz kervan ve yol durumu aslında. Dolayısıyla tuhaf bir paralellikte giden benim kendi tasamla Slow Food’un yerel lezzetler, kaybolan tatlar haz noktasından aktivist konuma geçişi paralel oldu ve yollarımız çakıştı. Bugün bunları bir Slow Food lideri olarak konuşuyorum. Ama bir Slow Food lideri olmasaydım da bunları konuşurdum. Zira her şey bir tarafa anneyim. Yedirdiğim yemeğin çocuğumun sağlığına nasıl bir etkisi olduğuyla ilgili tasam var. Aşçı olarak yine bu soruları sormak zorunda kalacak ve bunların üstünden bir dünya görüşünü ifade etmek ve insanların dikkatini çekmek durumunda kalacaktım. Slow Food denk geldi.

Senin liderliğinde Fikir Sahibi Damaklar az zamanda çok büyük kitlelere ulaştı. Bu başarıyı neye bağlıyorsun?

Kadının meselesini konuşur olduk. İşe şehirli ve şu noktada artık tüketici haline dönüşmüş kadının endişelerini konuşmakla başladık. Fikir Sahibi Damaklar gıda aracılığı ile en çok çocuk ve kadınla muhattap. Neredeyse sadece kadınların hissettiği endişeler üzerinden takip ediyor konuyu. 2009’daki GDO kampanyamızın ilk bülteni ‘anneler’ diye başlar. Lüfer meselesinde hele hiçbir zaman erkekler belirlemediler sesimizi. Gezilerimizde de hep kadınlar vardı. Biz kimseye bunu niye satıyorsun diye çıkışmadık, öğretmenlik, müfettişlik yapmadık. Bizim bir kültürümüz var. Ona yakın durduk.

Kol kırılır yen içinde kalır, her şey aile içinde yumuşaklıkla çözülür bizde. O usulden ilerledik. Adabına uygun bir ses tonuyla balıkçıyla, hürmeti elden bırakmadan hükümetle konuştuk. Biz en iyisini biliriz ses tonuna girmedik. Yine aynı kadın tonundan, anne tonundan konuşurken, ‘benim gördüğüm birşeyler dünyanın endişeleri ve bunları çözmek herkesin önceliği’ ses tonunu iyi yakaladık ve ekledik, ‘bunu senin çözebileceğini biliyorum, beni mahçup etme’. Bir anne gibi ‘o güvendiğimiz’ çocukların peşini de hiç bırakmadık.. Kısaca Türkiye’nin arkasında durabileceği, kavga etmeyeceği, mücadele etmeyeceği kadın ses tonunu seçtik. Şimdilik bizim derdimizi anlatmamıza ve muhattaplarımızın bizimle işbirliği yapmasına fevkalade uygun bir usul bu. Anne tonu..

102948

Kadınlardan bahsederken sen her zaman şehirli kadının fazlasıyla erkeksileştiğinden ve tüketici konuma geldiğinden bahsedersin.
Bizim kadın şurası olarak kendi aramızda daha çok konuşmamız gerekiyor. Nedense buna bir türlü vakit ayıramıyoruz. Oysa şimdi telaffuz edeceklerimi kadınlar olarak oturup tartışmamız gerek, benimki bir bakış zira. Testi yok, garantisi yok! Ama İstanbul kadınlarına bakıyorum. Şehirli ve tüketici noktasında olan, sokaktaki hallerine bakıyorum, alışverişteki hallerine bakıyorum. Ve erkeklerden farklı yönlerinin sadece ve sadece çocukları çok küçükken ortaya çıktığını görüyorum. Çocuğu 5-6 yaşına varana kadar şehirli kadın gıda alırken, o da çocuğuna alırken, bir farklılık gösteriyor. O dönem haricinde alışveriş etme biçimleri erkeklerinki gibi. Gıdadan kısıp ayakkabı, gıdadan kısıp ceptelefonu alma hesabı yapabiliyorlar! Bütün bunların içerisinde dönüp bakınca, binlerce yıldır ev gibi, gıdanın güvenliği gibi, çocuk yani geleceğin teminatı gibi asil işlerin kadının terk ettiği başkanlarına devrettiği işler olduğunu da görünce…. Kadının insanı var eden bilgisi terkedilmiş onu fark ediyor insan ve bu çok endişe verici aslında. Konuşmuyoruz, kadın eve mi dönsün yani diye sorulacak diye mi korkuyoruz bilmiyorum ama hiç konuşmuyoruz bunları… Ben, evet, kadının eve dönmesi gerektiğini düşünüyorum ama bu şüphesiz kadının eve kapanması anlamına gelmiyor. Kadının evinin gıdasına hakim olması gerektiğine inanıyorum. Zira işin ucunu biz kadınlar bıraktık bırakalı her gün; gerek gıdamız elden gidiyor, gerekse çocuklarımızın sağlığı ve dünyanın düzeni yerine konulamayacak bir şiddetle bozuluyor.

Bir de tabii tohum meselesi var. Tohum denen şey, her daim ailenin en yaşlı kadınına teslim edilen bir mirastı. Hayatın kaynağı, yarının güvencesiydi. Ve bu tohum ailenin en yaşlı kadınına teslim edilirdi, Ve biz kadınlar, bugün, her şeyi hazır satın aldıkça, yoğurdu pakette aldıkça, bir ayran bile yapmaktan vazgeçtikçe, tezgah üzerindeki limondan limonata yapmak yerine satın almayı seçtikçe marketten… tohum denen o en değerli mirasa dair bilgiyi, hayata sahip çıkmak manasına gelen gücümüzü kaybediyoruz.

Birçok kişinin hayali İstanbul karmaşasını bırakıp bir gün başka bir yerde yaşamak. Sen ne düşünüyorsun bu konuda?
Ben bu şehrin ve bu düzenin ürünü ve parçasıyım. Cümlenin üzerine cümle koymak üzerinden değer yaratıyorum. Ben toprakla uğraşmayı bilmem. Öyle bir bilgiyle doğmadım. Kırkımdan sonra da geliştirmem hayal. O bildiğim bir hayat biçimi değil. Şehirde oturduğum halimle yerel tohumu yüceltirim, etrafımdakileri cebimdeki parayı daha doğru olan üretim biçiminin sonucu olan gıdaya ve ürüne yatırmaya teşvik edebilirim, onların bizim aracılığımızla beslenmesi durumunda dünyanın ayakta kalacak olan üretim modellerinin daha iyi daha temiz ve adil olacağına kitleleri ikna edebilirim. Bu arada bir başkası da benim yarattığım heyecandan gaza gelip yeniden toprağına sahip çıkabilir. Tek bir yöntem olmadığına, herkes için farklı yollardan daha doğru bir dünyaya ulaşabileceğimize inanıyorum.

Eminim herkes senin gıdanı nereden tedarik ettiğini merak ediyordur.
Ben ideal kadın değilim, ideal tüketici hiç değilim. Ben dönüşme gayreti içerisinde bir grubun lideriyim çünkü ben dönüşen biriyim. Kızım beş yaşındayken deli danadan dolayı lokantamda et satmayı kestim, sattığım sarıkanattı. Şimdi dönüp bakıyorum ve nasıl böyle bir şey yapabildim diyorum. Ama bilmiyordum. Bilmediğim için de yapabildim. Bugün sarıkanat falan değil 24 santimetrenin altında lüfer avlanmasın istiyorum. 20 cm. yasası ya, içim kan ağlayarak 20 cm mücadelesi veriyorum. Ama gönlümdeki 24 cm’e bile ulaşabilmiş değilim hala. O yüzden ben ideal değilim. ‘Defne gibi yap, yırtarsın!’ Ben hap değilim. Bütün süreç içinde sorgulamam, içeriğine bakma gayretim, kızımın paketli hiçbir şeyi almamasına dönüştü. Ama o kadar! Hazır gıda almadığın zaman GDO’dan ciddi anlamda uzaksın. Geri kalanında da zirai tarım ilaçları, bildiğin bilmediğin sayısız katkı maddesi, zamanından önce dalından kopartılıp vitamin değeri kazanamadan gelen ürünler gibi.

Bütün bunlardan uzak durabilmek için de becerebildiğim kadarıyla gıdanın en iyisini bulmaya ve paramı en iyisine harcamaya çalışıyorum. Gıdayı her şeyden daha fazla önemsiyorum. Ayakkabıma para harcamayabilirim. Senelerce bir ayakkabıyı lostra salonunda tamir ettirip giyebilirim. Esas para gıdaya harcanmak zorunda. El veriyorsa organik olanına harcanmak zorunda. Organik olanı alamıyorsan, çok pahalı diyorsan, iyi tarım ürünlerine harcanmak zorunda. Halk pazarından almayı tercih ediyorum diyorsan, o zaman GDO’ya maruz kalmasan bile çok ciddi anlamda tarım ilacı yiyorsun. Bunun parayla ölçülemeyecek kadar büyük zararı varken cüzdanımda buna yetecek para yok demeyi anlamıyorum.

cropped-aphoto

Önümüzdeki günlerde 2. Lüfer Bayramı heyecanı var. Bunlardan bahseder misin?
Geçen yıl birincisi gerçekleşen Lüfer Bayramı 19-21 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek. Bu sene üniversitelerin, okulların da katılacağı lüfer bayramında, balıkçılar her şeyin göbeğinde olacaklar. Bizzat bu bayramın parçası olacaklar. Çok yoğun ama güzel bir program var. Ayrıca ilk defa İstanbul Balıklı Filmler Festivali de başladı. 2013’ü bile planlamaya başladık.

Yeşilist bundan böyle okuyucularının desteğiyle ayakta kalacak.
Siz de Yeşilist’i beğeniyorsanız bize Patreon’dan destek olun.
Yeşilist Patreon Destek Ol


Ergem Şenyuva

İstanbul'da doğdum büyüdüm. Hep bu şehri, kültürel ve doğal mirasını koruma derdindeydim. Bir yandan yeşili ve doğayı nasıl gelecek nesillere bırakırız kaygım vardı. 2006 senesinin sonunda hayatımı değiştiren olay oldu ve kızım doğdu. Yaptığım her şeyi sorguladığım ve tekrardan en başa döndüğüm bir dönemden sonra, kurumsal hayata veda ettim. 2009 yılında Al Gore'un iklim değişikliğiyle mücadeleyi hedefleyen Climate Project derneğinin Türkiye temsilcisi oldum. İklim değişikliğini ve yaşadığımız dünyanın nelerle karşı karşıya olduğunu fark ettikçe, elimi taşın altına sokma zamanı geldi diye düşündüm. 2010 yılının sonunda Yeşilist'i kurdum. Bizden sonraki nesillere yaşanabilir bir dünya bırakabileceğimize, hepimizin atabileceği küçük adımlarla büyük şeyler başarabileceğimize inanıyorum.

Bir cevap yazın

Daha fazla Gıda, Gıda Gündemi, Yeme İçme
İstanbul lüfere hasret kalmasın!

Lüfer Bayramı'nı şahane etkinliklerle kutlayın.

Kapat