Bir ürünü nasıl ürettiğiniz marka değerinizi etkiler mi?

Bu soruyu bundan birkaç yıl evvel sorsaydık, birçok şirketin vereceği cevap ‘hayır’ olurdu.

Çok değil on sene öncesine kadar bir ürünün nerede, nasıl, ne şartlarda, kimler tarafından üretildiği tedarik zinciri çalışanları haricinde kimsenin önemsediği sorular değildi. Hatta daha ileri giderek, şunu ekleyebiliriz, maliyetleri düşürmek için yapılanların çevresel ve sosyal etkisi, “Bu iş böyle yapılır” diyerek göz ardı edildi. Fakat son yıllarda hem bilgiye erişimin daha kolay olması hem de bu konulara dikkat çekilmesi nedeniyle ezber bozuldu.

Son yıllarda gerek tüketicilerden, gerek kanun yapıcılardan, gerekse şirketlerden gelen talepler doğrultusunda tedarik zincirleri için yeni bir dönem başladı. Tedarik zincirlerinde şeffaflık, izlenebilirlik ve kurumların sorumluluk almasının önemi öne çıkarken, aynı zamanda tüketiciler şirketlerden tedarikçilerinin çevresel ve sosyal etkileri için sorumluluk almasını bekliyorlar.

2018’de Amerika’nın önde gelen üniversitelerinden Massachusetts İnstitute of Technology (MIT) İşletme Fakültesi’nde yapılan bir araştırmaya göre tüketiciler tedarik zincirlerinde şeffaflık  gösteren şirketlerin ürünlerine yüzde iki  ila 10 arasında daha fazla ödemeye razı olduklarını belirtmişler. Tüketicilerden gelen bu itici gücün arkasında gerek sosyal gerek geleneksel medyada tüketici grupları ve kâr amacı gütmeyen derneklerin yaptıkları araştırma ve bulguların paylaşılmasının şüphesiz önemli bir rolü var.

Tedarik zincirinde şeffaflık demek şirketlerin üstakış (upstream) yani tüm tedarikçilerini tanımlamaları, beraber çalışmaları ve onları hem şirket içi hem şirket dışı paylaşacak kadar rahat bir konumda olmaları anlamına gelir.

Tedarik zincirlerinin kompleks yapısı göz önünde bulundurulduğunda bu aslında hiç de kolay değildir. Örneğin Forbes’da paylaşılan bir makalede tüketici ürünlerinde bir dünya markası olan Procter and Gamble 75.000 tedarikçisi olduğunu açıklamıştır. Orta ve büyük çapta birçok markanın binlerce tedarikçisi bulunmaktadır.

Yapılan araştırmalar da birçok büyük çaplı şirketin birinci seviyede tedarikçi zincirine hakim olduğu ama onun ötesindeki seviyelerde tedarikçilerini çok iyi tanımadığı gerçeğini göstermiştir. Hatta birçok şirket için tedarik zincirindeki tüm tedarikçilerin bilinmesinin nasıl bir katkısı olabileceği sorusu da bir muammadır.

İşte bahsettiğimiz şeffaflık ve izlenebilirlik bu çok sayıdaki tedarikçinin kim olduğunu sadece kağıt üzerinde bilmeyi değil, aynı zamanda tedarikçileri tanımayı, çevresel ve sosyal etki ve ihtiyaçlarını tespit etmeyi ve beraber çalışmayı gerektirir. 2020 yılında McKinsey tarafından farklı sektörlerden 100’den fazla büyük şirketle yapılan anket sonuçlarına göre, tedarikçileriyle düzenli olarak işbirliği yapan şirketler sektörlerindeki diğer kurumlara göre daha fazla büyüme, daha fazla kârlılık ve daha düşük işletme maliyetleri göstermişlerdir. Bütün bu indikatörler bir zamanlar sadece satın alma ya da operasyonel görünen bu fonksiyonun hem şirket kârlılığını hem de marka değerini nasıl etkileyebileceğini gösterdi.

Son 10 yılda bildiğimiz birçok tüketici markası tedarik zincirlerinde yaşanan skandallarla medyada yer aldılar. 2010 yılında kâr amacı gütmeyen bir kurum tarafından  İngiltere’de yeşil mobil cihaz sıralaması yapıldığında Apple, iPhone’ların bu listede yer almasına itiraz etti. 2011 yılında Apple’ın Çin’deki 27 tedarikçi firmasında hem çalışanları zehirlediği hem üretimlerinin çevre kirliliğine sebep olduğu haberi teknoloji dünyasını salladı.  Yine aynı yıl, Tayvan’da bir fabrikada 62 işçi ağır metallerle zehirlenirken, Çin’in Guangdong bölgesinde yer alan bir başka Apple tedarikçisinde ağır şartlar altında ve az maaşla çalışan işçiler intihar etti.

Bu skandalların ardından marka değeri küresel olarak en yüksek olan şirketlerden biri olan Apple, pazarlama, sürdürülebilirlik ve tedarik zincirlerine bütüncül bakan ve bu departmanların birbiriyle çalışmasını esas alan bir yaklaşım edindi. Sadece üretim yapılan tedarikçiler değil aynı zamanda ham maddelerin nasıl tedarik edildiği sorusu da markaların karşısına çıktı.


Kullandığımız cep telefonlarından dizüstü bilgisayarlara kadar bir çok ürünün içindeki değerli metallerin, hangi madenlerden, ne gibi şartlardan, ne gibi etkiler yaratarak çıkarıldığı ve kullanıldığı gibi sorular markaları kendi tedarik zincirlerini araştırmaya yöneltti.

Örneğin cep telefonlarında, dizüstü bilgisayarlarda veya lityum bataryalarda kullanılan kobaltı,  Kongo’da yüzde 40’nı küçük çocukların oluşturduğu bir iş gücü, günde 2 dolar kazanarak çıkartıyor. Üstelik kobalt üretimi hem insan sağlığı hem çevresel sağlık için son derece riskli. Oldukça fakir bir ülke olan Kongo’dan kobaltlar, Çinli tedarikçiler tarafından alınıyor ve bir çoğumuzun ürünlerini kullandığı şirketlere üretim için satılıyor. Yakın zamana kadar kobalt sektörünün tatsız yönünden haberdar olmayan büyük şirketler, bu gerçeklerle karşılaştıklarında aslında tedarik zincirlerine ne kadar da az hakim olduklarını fark ettiler. 


Tedarik zincirinde ham maddelerden dolayı çocuk işçi ve modern kölelikle sık sık ismi birlikte anılan bir başka sektör de çikolata endüstrisi. 2005 yılında çikolata üretiminde etik dışı çalışma şartları ve çocuk işçi kullanıldığını öğrenen Hollandalı bir gazeteci tarafından kurulan Tony’s Chocolonely, üretiminde yüzde 100 şeffaflığa önem veren ve kesinlikle çocuk işçi çalıştırılmadığını iddia eden tek çikolata markası. 2018 yılında hiçbir reklam almadan 45 milyon euro ciro yapan bu markanın başarısının arkasındaki tek sır harika çikolata yapması değil, aynı zamanda tüketiciyle iletişimini çok net yaptığı değer önerisi olan ‘çocuk işçi ve modern kölelik olmadan çikolata üretimi’.

Tedarik zincirinde şeffaflık konusunda büyük sıkıntılar yaşayan sektörlerden birisi de moda endüstrisi. 2013 yılında Bangladeş’te moda sektörü için tekstil üretimi yapan kurumların bulunduğu bir iş merkezi olan Rana Plaza’nın çökmesiyle 1100’den fazla çalışan hayatını kaybetti, binlerce işçi yaralandı. Aralarında Zara markasını bünyesinde bulunduran İnditex’ten, Benetton’a, Gucci’ye ve daha nice markaya üretim yapan çalışanın bulunduğu bu plazada, felaketten sonra su yüzüne çıkanlar moda sektörünün hiç bilinmeyen tedarikçi ağını gözler önüne serdi.

Tekstilde çalışan işçilerin çok ağır şartlarda, inanılmaz düşük maaşlarla, çalışan güvenliği olmadan üretim yaptığı tek yerin burası olmadığı gerçeğiyle haberler sayesinde karşılaşan sayısız tüketicinin bilhassa hızlı moda (fast fashion) algısı değişti. 

2010 yılında ABD’de kurulan hazır giyim markası Everlane, her ürünün yapıldığı tedarikçi bilgisinden ürünün içeriğine kadar alışılmışın dışında bir şeffaflıkla tüketiciye bilgi veriyor. Everlane’in sadece altı yıl içinde kazancının 100 milyon doları geçmesini, sadece tedarik zincirinde şeffaf olmasına değil aynı zamanda bir pazarlama tekniği olarak, tüketiciye karşı dürüst bir duruş sergileyerek iletişim kurmasına bağlayabiliriz.

Yeni kurulan markalar için tedarik zincirinde şeffaflığı, izlenebilirliği esas tutmak kolay gibi görünse de tüketici markaları çoktan bu değişime başladılar. Örneğin L’oreal stratejik tedarikçilerinin yüzde 80’inden fazlasını çevresel ve sosyal performanslarına göre seçiyor. Pakistan’da PepsiCo 600’dan çok çiftçiyi sürdürülebilir tarım konusunda eğiterek, su tüketimini yüzde 30 azaltırken, kendi maliyetlerini de düşürdü. Ayrıca çiftçilerin kazançları da yüzde 30 oranında artış gösterdi.

Tedarik zincirinde şeffaf olmak ve ve izlenebilirlik, şirketlerin tedarikçilerini daha iyi anlamalarını, onları sadece bir tedarikçi değil aynı zamanda bir partner olarak görmelerini sağlıyor. Bu ilişkinin değişmesinde satın alma süreçlerinin ve şirketlerin bu prensipleri tedarik zincirine entegre etmelerinin büyük payı var. 

Markalar için pazarlamada şeffaflığın ve izlenebilirliğin ön plana çıktığı yeni bir dönem başladı. Bundan sonra bu akım daha da hızlanacak. Yönetim disiplini dendiğinde akla gelen dahi kişi Peter Drucker’in “Ölçebildiğiniz aynı zamanda iyileştirebildiğinizdir.” sözü, tedarik zincirlerinde şeffaflık ve izlenebilirliğin neden önemli olduğunu vurguluyor. Ancak içinde ne olduğunu bilirsek, hem doğa hem insana saygılı markaların değerini yansıtan bütüncül bir tedarik zinciri kurabiliriz. Bundan böyle tedarik zincirlerine bütüncül bakmayan, bunu sadece operasyonel bir fonksiyon olarak gören markalar maalesef ister istemez marka değerlerini korumakta ve yükseltmekte zorlanacaklar.

Bu yazı ilk olarak Tedarik Zinciri Yönetimi Derneği’nin TEDAR Dergisi’nin 10. sayısında yayınlanmıştır.

Yeşilist bundan böyle okuyucularının desteğiyle ayakta kalacak.
Siz de Yeşilist’i beğeniyorsanız bize Patreon’dan destek olun.
Yeşilist Patreon Destek Ol


Ergem Şenyuva

İstanbul'da doğdum büyüdüm. Hep bu şehri, kültürel ve doğal mirasını koruma derdindeydim. Bir yandan yeşili ve doğayı nasıl gelecek nesillere bırakırız kaygım vardı. 2006 senesinin sonunda hayatımı değiştiren olay oldu ve kızım doğdu. Yaptığım her şeyi sorguladığım ve tekrardan en başa döndüğüm bir dönemden sonra, kurumsal hayata veda ettim. 2009 yılında Al Gore'un iklim değişikliğiyle mücadeleyi hedefleyen Climate Project derneğinin Türkiye temsilcisi oldum. İklim değişikliğini ve yaşadığımız dünyanın nelerle karşı karşıya olduğunu fark ettikçe, elimi taşın altına sokma zamanı geldi diye düşündüm. 2010 yılının sonunda Yeşilist'i kurdum. Bizden sonraki nesillere yaşanabilir bir dünya bırakabileceğimize, hepimizin atabileceği küçük adımlarla büyük şeyler başarabileceğimize inanıyorum.

Yorumlar kapatıldı.

Daha fazla Banner Right Side, Doğal Kaynaklar, Ekoloji, Genel, Geri Dönüşüm, Kurumsal Sürdürülebilirlik, Yenilenebilir Enerji
Dünyanın en ilginç 11 kütüphanesi

Bu kütüphanelerde bulunmak başlı başına bir hikaye

Kapat