“Şeylerin Hikayesi”nden neler öğrendik?

Günlük hayatta kullandığımız ‘şeyler’, dünyanın her yerinde, kaynak edinimi, üretim, dağıtım, tüketim ve atıkların ortadan kaldırılması şeklinde tanımlanan beş ayrı evreden geçer. Bunların tümüne “materyal ekonomisi” deniyor.

Ancak, her ne kadar düzenli ve her şey düşünülmüş gibi görünse de, bu sistemde birçok sorun var. Bu sorunların asıl sebebi de bu sistemin çizgisel bir yapıda olması ve bizim sınırları olan bir gezegende yaşıyor olmamız. Sınırları olan bir gezegende çizgisel bir sistemi sonsuza kadar sürdürebilmek imkansız ve biz bunu daha yeni yeni anlıyoruz! Orijinali İngilizce “Story of Stuff” olan “Şeylerin Hikayesi”, 2007 yılında Annie Leonard tarafından, tüm insanlığa üretim ve tüketim ekseninde hızlı ve etkili bir şekilde bilmemiz gereken gerçekleri eğlenceli ama bir o kadar da iğneleyici bir yöntemle anlatıyor. Ekolojik ve sosyal sorunlar arasındaki ilişkiyi gözler önüne sererken bizleri daha adil ve sürdürülebilir bir dünya yaratmaya çağırıyor. Dünya ve ekonomiye ilginç bir yaklaşım sunan 20 dakikalık bu kısa film sayesinde, etrafımızdaki her şeye başka bir gözle ve değişik bir açıdan bakmamız sağlanıyor. Hayatımızı sürdürmek için parçası olduğumuz sistem, her aşamada gerçek dünyayla ve dolayısı ile toplumlar, kültürler, ekonomiler ve en de çok zarar verdiği doğa ile etkileşim halindedir. Her aşamasında büyük rol oynayan insanlar, sistem boyunca yaşarlar ve çalışırlar. Sisteme dahil olan bazı insanların diğerlerine göre daha fazla sözü geçtiği için, bu insanlar sistem boyunca verilen kararlarda daha fazla etkili olurlar. Bu “önemli” insanların en başında hükümetler gelir. Normal koşullarda hepimiz, hükümetlerin, ait oldukları halkın değerlerini ve vizyonunu temsil ettiğini varsayarak, bu gücün, halkın yanında olması ve onu koruması gerektiğini düşünüyoruz. Hükümetlere ek olarak, sistem boyunca sözü geçen insan toplulukları arasında şirketler vardır. Yeryüzündeki en büyük 100 ekonominin 51’ini şirketlerin oluşturduğunu düşünürsek, şirketlerin hükümetler ve onların verdiği kararlar üzerindeki gücünü anlayabiliriz. Günlük hayatımıza giren şeylerin hikayesi, kaynak edinimi, üretim, dağıtım, tüketim, ve atıkların ortadan kaldırılması şeklinde beş kategoriye ayrılabilir. Bir ürünün yaratılışından tüketildiği noktaya kadar geçirdiği evrelerin ilk adımı kaynak edinimidir. Kaynak edinimi, gerçek anlamda, belirli bir ürünün ham maddelerini elde etmek için bir şekilde yeryüzünün doğal haline zarar verilmesi anlamına geliyor. Suyun plansızca kullanılması, ağaçların düşünülmeden kesilmesi, dağların maden çıkarmak adına deşilmesi, ve hayvanların yok olması, kaynak edinimi için dünya üzerinde yapılan değişiklikler arasında geliyor. Elimizdekileri kullanma hızımız ve verdiğimiz tahripten dolayı kontrolsüz tüketilen bu kaynaklar gün geçtikçe tükeniyor. Bütün bunlar, yeryüzünün insanlar için yaşanabilir olma özelliğini kaybetmesine neden oluyor. Örnek olarak, ABD dünya nüfusunun sadece yüzde beş (5%)’ine sahip olmasına rağmen dünyadaki kaynaklarının yüzde otuz (30%)’unu tüketmekte ve dünyadaki atıkların yüzde otuz (30%)’unu yaratmaktadır. Dünyadaki herkes kaynakları bu oranda tüketiyor olsaydı, 3-5 tane yeryüzüne ihtiyacımız olurdu. Bu sayede, dünyanın eski ormanlarının yüzde seksen (80%)’i yok olmuştur. Sadece Amazon ormanlarında dakikada alan olarak 7 futbol sahası büyüklüğüne denk gelen 2000 ağaç yok oluyor. Özetlemek gerekirse, hakkımıza düşenden daha fazlasını kullanıyoruz! Kaynak ediniminin bir sonraki adımı olan üretim süreci, doğal kaynakların zehirli kimyasallarla karıştırılması işlemini içerir. Günümüzde tükettiğimiz ürünlerin üretiminde kullanılan yüzbinden fazla sentetik kimyasal olduğunu ve bunların büyük bir çoğunluğunun insan sağlığı üzerindeki etkilerinin test edilmemiş olduğunu düşünürsek, tükettiğimiz ürünler sayesinde vücudumuza giren zehirli maddelerin sağlığımıza ve doğaya olan etkilerini tam olarak bilmediğimizi anlayabiliriz. Bu zehirli maddeler gıda zincirinde birikiyor ve zamanla vücutlarımızda konsantre halinde toplanıyor. Bunlardan en ilginci, gıdalar arasında en fazla zehirli madde içereni olan anne sütü! Bebeklerimiz doğdukları ilk günden itibaren emzirme aracılığı ile anne sütü ile beslendikleri için, zehirli maddeleri daha hayata gözlerini açar açmaz almak zorunda kalıyorlar. İnsanın en doğal haklarından biri olan bu aktivitenin bile zehirlenmiş olması, zararın büyüklüğünü gözler önüne koyuyor. Bu zehirli kimyasallardan en çok etkilenenler, aralarında doğurganlık döneminde olan kadınların da bulunduğu, ve başka bir seçenekleri olmadığı için kanserojen madde ve toksikle temas halinde çalışan fabrika işçileri. Bu kurulu sistemde doğal kaynaklara ek olarak insanlar, ve toplumlar da heba ediliyor. Dünyada her gün ikiyüzbin insan kendilerini kuşaklar boyunca besleyip yaşam kaynağı olmuş alanlardan şehirlere taşınıyor, burdaki gecekondu mahallelerinde yaşıyor, ve ne kadar zehirli olduğuna bakmadan, ne iş olursa yapıyor. Zehirli maddelerin büyük kısmı fabrikaları ürün olarak terk ediyor ama daha da büyük kısmı yan ürün ya da büyük bir kirlilik olarak ortaya çıkıyor. Amerika’da endüstri her yıl 4 milyon tondan fazla zehirli kimyasal saldığını kabul ediyor. Her yıl bu 4 milyon ton zehirli kimyasalla kim uğraşmak istesin ki? Amerika gibi büyük ülkeler bu duruma kendilerince “zekice” bir çözüm getirerek fabrikalarını başka fakir ülkelere taşıyor ve oradaki insanların topraklarını kirletiyor. Ancak kaynağı ne kadar uzakta olursa olsun, fabrikaların yarattığı hava kirliliğinin büyük bir bölümü rüzgarlarla taşınarak, bu kirliliği kendinden uzaklaştırmak için tüm kurnazlığı denemiş olan gelişmiş ülkelere geri geliyor. Belirli aşamalardan geçerek ürünlere dönüşen doğal kaynaklar, dağıtım için yola çıkar. Bu noktada hedeflenen esas amaç ürünlerin biran önce satılmasıdır. Müşterinin ilgisini çekmek ve stoğu en kısa zamanda azaltmak için fiyatlar mümkün oldukça düşük tutulur. Bunu sağlamanın diğer yolları da mağaza çalışanlarının maaşlarını kısmak ve sağlık sigortalarını aksatmaktan geçer. Bugün mağazalarda gördüğümüz ürünlerin maliyetleri gelişmekte olan ülkelerin doğal kaynaklarını tüketerek ve çocuk yaşta işçiler çalıştırarak en aza indirgenmektedir. Bütün bu sistemin esas noktası olarak görünen “tüketim”, sistemi ayakta tutan ve hareketlilik katan faktörlerin en başında gelir. Değişen zaman sayesinde anne, öğretmen, çiftçi gibi esas anılmamız gereken kimliklerimizden uzaklaşarak “tüketici ulusları” oluşturmaya başladık. Bir başka değişle, mesleği, inancı, hayat görüşü ne olursa olsun insanoğlu için ilk planda hep tüketim ve tüketime yapılan katkının büyüklüğü gelmeye başladı. Zamanla oluşturduğumuz sistemde, bu tüketim zincirine yaptığımız katkıya göre birbirimizi yargılamaya ve sınıflandırmaya bile başladık! Yapılan bir araştırmaya göre Kuzey Amerika’da bu sistem üzerinden akan materyallerin sadece yüzde bir (1%)’i 6 ay sonra kullanılabilir halde bulunmaktadır! Yüzde birin ne kadar küçük bir rakam olduğunun farkında mıyız? Bir materyalin bize ulaşana kadar geçtiği hasat etme, yer altından çıkarma, işlenme, ve nakletme gibi adımları düşünecek olursak, 6 ay gibi kısa bir sürecin bu ürünlerin kullanılamayacak şekilde çöpe dönüşmelerine neden olması, yeryüzündeki tüketim oranının ne kadar hızlı hareket ettiğinin güzel bir göstergesi. Bugüne kıyaslandığı zaman 50 yıl önce yaşayan anneannelerimizin zamanında idareli olmak, elindekilerin kıymetini bilmek ve tutumlu olmak değerli sayılırdı. O noktadan bugün bulunduğumuz noktaya nasıl geldiğimiz ise düşünce kaldıran bir konu. Ekonomilerini büyütmeye çalışan ülkeler toplumlarını, tüketimi bir hayat biçimi haline getirmeye teşvik etmişlerdir. Herhangi bir mutluluk veya üzüntü durumunda alışverişi bir çeşit terapi olarak görmek artık yaygın bir davranış şekli. Bu durum, etrafımızdaki şeylerin giderek artan bir hızla tüketilmesine, kısa bir süre sonra yerine yenilerinin konmasına ve eskilerin çöpe atılmasına neden olmuştur. Üreticiler ise bu durumu desteklemek amaçlı olan girişimlerinin bir parçası olarak geliştirdikleri ürünleri, mümkün mertebe çabuk bir şekilde kullanılmaz hale gelecek şekilde tasarlıyorlar. Durum böyle olunca tüketiciler de daha ilk kullanımdan ellerindeki ürünü çöpe atıyor ve koşarak yenisini alıyor! Bunun en güzel örneği plastik torbalar, kahve bardakları, ve tekstil ürünleri. Başka bir örnek olarak nerdeyse her sene teknolojiye akak uydurmak adına değiştirdiğimiz bilgisayarları ve bir bilgisayarın elimize gelene kadar üzerinde ne kadar çalışıldığını düşünecek olursak durumun vahimliğini kavrayabiliriz. Kadın ayakkabılarının neden bir yıl kalın topuklu, diğer yıl ince topuklu, sonra yine kalın topuklu olduğunu merak ettiniz mi hiç? Tabii ki bunun nedeni, hangi topuk yapısının kadınların ayakları için daha sağlıklı olduğu konusundaki tartışmalar değil. Bu daha çok ince topuklu yılında kalın topuklu giymenizin tüketim okuna son zamanlarda hiç katkıda bulunmadığınızı ve yanı başınızdaki ince topuklu kişiye göre daha değersiz olduğunuzu herkese göstermek içindir. Bu rahatsız durum sadece ve sadece yeni ayakkabılar satılsın, tüketim okuna katkı hiç durmasın diye tasarlanmıştır. Reklamlar ve genel olarak medya, bunda büyük rol oynar.Her birimiz, 50 yıl önce yaşayanların tüm hayatları boyunca görebilecekleri reklamlardan fazlasını bir yıl içinde görüyoruz. Ama reklamların mutluluk mu getirdikleri yoksa kendimize olan güvenimizi elimizden mi aldıkları düşünce kaldıran bir konu. Şeylerin Hikayesi’ne göre, günde 3000 kez, etrafımızda çeşitli şekilde sunulan reklamlar tarafından saçımızın, cildimizin, kıyafetlerimizin, mobilyalarımızın, arabamızın ve hatta kendimizin yanlış olduğu ve hemen alışveriş yapmaya giderek, bütün bu yanlışlıkları düzeltebileceğimiz mesajı veriliyor! Bir düşünürseniz, yukarda bahsettiklerime hak vereceğinizden eminim. Bütün bu hikaye boyunca materyal ekonomisinin bize görünen tek yüzü alışverişten ibaret! Topraktan çıkartma, üretim ve atıkların yok edilmesi, tamamen bizim görüş alanımızın dışında gerçekleşmektedir. Ancak ne kadar çok alışveriş yaparsak yapalım aynı oranda mutlu olmadığımızın farkında mısınız? Her sıkıntı veya mutluluğumuzda kendimizi alışverişe verir olduk! Daha önce hiç olmadığı kadar çok şeyimiz olmasına rağmen yapılan anketlerin sonucunda görmekteyiz ki, ulusal mutluluk endeksi aslında düşüyor.

İlginçtir ki bu mutluluk endeksi tüketim çılgınlığının patladığı dönemde düşüşe geçmiş, alışverişin beklenen mutluluğu getirmediğini bir daha kanıtlamıştır. Peki bunun nedeni tam olarak nedir? Düşündüğümüzde daha fazla eşyamız olmasına rağmen kendimizi gerçekten mutlu edecek şeyler için çok daha az zamanımız var. Çalıştığımız zaman dışında ailemiz, arkadaşlarımız, ve kendimiz için boş zamanı yaratmak dünyanın en zor işlerinden biri oldu. Peki ilk fırsatta bulduğumuz boş zamanda yaptığımız iki ana aktivite nedir biliyor musunuz? TV seyretmek ve alışveriş yapmak! Modern insanın günlük programını inceleyecek olursak ne kadar bir gülünç bir durumda olduğumuzu anlayabiliriz. Hafta içi çalışan insanlar olarak günün büyük bir çoğunluğunu işte ve işe gitmek ve eve geri dönmek için yolda geçiriyoruz. Eve döndüğümüzde yorgun halde yeni aldığımız koltuğa çöküp televizyon seyrediyoruz. Televizyonda gördüğümüz tüm programların bize verdiği tek mesaj hayatımızda eksikler olduğu ve bu can sıkıcılığı gidermek için en yakın alışveriş merkezine gitmek ve alışveriş yapmamız gerektiğidir. Tabii bu sisteme göre, yeni aldığımız eşyaların parasını ödeyebilmek için daha fazla çalışmamız gerekir. Daha fazla çalıştıkça daha da yorgun yine eve gelip, eskisinden daha fazla koltuğa çöküyor ve daha fazla televizyon seyrediyoruz. Farklı formatlarda sununlan reklamlar bize tekrar tekrar alışveriş merkezine gitmemizi söyler. Çılgın bir çalışma – televizyon izleme – harcama döngüsünde sıkıştığımızı ve buna sadece kendimizin son verebileceğini artık çok geç bir noktada anlamış bulunmaktayız. Bu hızlı tempoya rağmen alışveriş boyunca satın aldığımız bu şeylere zamanla ne olduğunu pek düşünmüyoruz. Bu noktada atıkların ortadan kaldırılması aşamasına gelmiş oluyoruz. Bu konu, materyal ekonomisinin en iyi bildiğimiz tarafı çünkü bütün bu istenmeyen kısmı biz kendi elimizle çöpe atıyoruz. Daha önceden büyük bir heyecanla aldığımız ve kısa sürede çöp statüsüne laik gördüğümüz bu şeyler, ya yerde kocaman bir delik oluşturulup içerisine yığılıyor ya da önce bir çöp fırınında yakılıyor, sonra bu deliğe konuyor. Her iki yöntem de havayı, toprağı, suyu kirletiyor ve de en önemlisi, iklimi değiştiriyor. Üretim aşamasında kullanılan zehirli maddeler çöplerin yakılması ile yeniden açığa çıkıyor, soluduğumuz havaya karışıyor.

Bu sistem içerisinde geri dönüşümün önemi ve yararları ne? Gerid önüşüm bir uçta çöpü azaltırken, diğer uçta da kaynakların tüketilmesi üzerindeki baskıyı azaltıyor. Kayıtsız ve şartsız hepimiz geri dönüşüme katkıda bulunmalıyız. Ancak bunu yaparken geri dönüşümün yeterli olmadığını aklımızın bir köşesinde bulundurmak ileride yaşanılması mümkün olan olası hayal kırıklıklarını ortadan kaldırır. Peki geri dönüşüm neden tam olarak yeterli değildir? Birincisi, evlerimizden çıkan atıklar buzdağının sadece görünen parçası. Çöpe gönderdiğiniz her bir kutu ıvır zıvırın üretimi için 70 kutu atık meydana geliyor. Yani ev atıklarımızın yüzde yüz (100%)’ünü bile dönüştürebilsek problem çözülmüyor. Buna ek olarak, atıkların bir kısmı dönüştürülemiyor çünkü ya çok miktarda zehirli madde içeriyorlar ya da en baştan geri dönüştürülemeyecek şekilde tasarlanıyorlar. Mesela metal, kağıt ve plastiğin karıştırılmasıyla üretilen meyve suyu kutularında olduğu gibi, o maddeleri gerçek bir geri dönüşüm için birbirinden ayırmak imkansız. Bütün yol boyunca pek çok sınırı zorlayarak bu sistemi ayakta tutmaya çalışıyoruz. En basiti, eski zamanlara göre daha çok şeye sahip olduğumuz halde mutluluk seviyelerinin hızla düşmesinden başlayarak iklim değişikliğine kadar uzanan bu yolda kurduğumuz sistem kriz halinde. Ama bu kadar yaygın bir problemin tek avantajı pek çok müdahele noktasının bulunması. Bütün zararlara rağmen ormanları kurtarmaya çalışan ve temiz üretimle ilgili çalışan insanlar var. İşçi hakları, adil ticaret, bilinçli tüketim, atıkgömülerin ve çöp yakım tesislerinin bloke edilmesi ve en önemlisi hükümetin tekarar halkın yanında ve halk için olması için çalışan insanlar var. Bu sistemin yenilenmesi ve kendisine bağlı olan insanları ve kaynakları sonuna kadar harcamaması için tüm insanların ortak bir amaçla bir araya gelmesi şarttır. Bugün, alıştığımız hayat stilinden farklı olarak ihtiyacımız olan değişiklik kullan-at zihniyetinden vazgeçerek eşitlik ve sürdürülebilirlik ilkelerinden yola çıkan yeni bir düşünce sistemini benimsemek. Yeşil kimya, sıfır atık, kapalı döngü üretim, yenilenebilir enerji, ve yaşayan yerel ekonomiler gibi konseptleri içeren yeşil yaşam yaklaşımları bu durumda tek çözüm olarak düşünülebilir. Bütün bunlar şu anlama geliyor: Bazı insanların gerçekçi olmadığını ve fazla idealist bir yaklaşım izlediğini iddia ettiği bu yaşam stili kurtuluşumuz için tek çözüm yolu! Peki bu yoldan sapmanın bizi kaybetmeye mahkum bırakacağına inanıyor musunuz? Unutmayın ki o eski zihniyet ve sistem de kendiliğinden ortaya çıkmadı ve yer çekimi gibi birlikte yaşamamız gereken bir gerçeklik değil. Nasıl ki eski sistemi bizden önceki insanlar yarattı, biz de artık yeni bir sistem yaratmak için gerekli girişimlerde bulunmalıyız.

Yeşilist bundan böyle okuyucularının desteğiyle ayakta kalacak.
Siz de Yeşilist’i beğeniyorsanız bize Patreon’dan destek olun.
Yeşilist Patreon Destek Ol


Bir cevap yazın

Daha fazla Doğal Kaynaklar, Ekoloji, Hayat, Sanat ve Tasarım
Pınar Öncel’le Sürdürülebilirlik Üzerine bir Röportaj

Endüstriyel tasarımcıyla keyifli sohbet.

Kapat