Unutulan doğal boyama tekniklerine yeniden can veren Beste Bonnard ile tanışın

Beste Bonard 10 yıl evvel İstanbul’daki hayatını, avukatlığı, ve şehri bırakıp kırsala yerleşmiş. Bitkileri, mantarları, ve hatta böcekleri doğal boyaya dönüştürerek tekstil ve yün boyuyor.  “Ecobee” adıyla yarattığı markasının atölyesi kendi deyimiyle “cadı evi” gibi; kurutulmuş bitkiler, mantarlar, kemikler, tüyler, kuş yuvaları, tohumlar ve fosillerle gerekirse Gargamel gibi dev kazanlar kaynatabiliyor.

Unutulmuya yüz tutmuş ama aynı zamanda son yıllarda yurt dışında doğala dönüşle tekrar ivme kazanan doğa boya tekniklerinde kendi kendine yol alan, müthiş ilham verici, yarattıkları birbirinden güzel ve zevkli olan bir kadın Beste Bonnard. Yazının altında Instagram, Etsy ve Facebook hesapları var. Öğrenmek, başka bir yaşamın mümkün olduğunu hatırlamak ve  doğayı görmek için takip etmenizi tavsiye ederim.

TIKLAYIN: Grip mevsiminde evinizdeki doğal dezenfektan: Çay ağacı yağı

11412430_873702609333699_4076524113405258601_nErgem Şenyuva: Ecobee’nin yaratıcısı ve bir doğal tekstil sanatçısısın. Bize kısaca Ecobee’den bahseder misin?

Beste Bonnard: Ecobee ismi üzerine çok düşünmedim aslında bir sabah uyandığımda dilimdeydi. Eco, ekolojinin kısaltması, bee ise İngilizce arı demek. Çok anlamlı, bir arı gibi hiç durmadan ürettiğim için; ikincisi arıların ekolojik önemi, çiçeklerin tozlaşmasını sağlayan en önemli canlılar,  tozlaşma olmasa ne meyve, ne tohum, ne de hayatın devamı mümkün olur.Ecobee doğadan ilham alan ve yine doğadan topladığım malzemelerin dönüşümünü temel alan bir oluşum. Uzun orman, kumul, uçcuz bucaksız kırlar ve özellikle kışın ıssız plajlar bana cömertçe aradığım tüm malzemeleri sağlıyor. Her şeyden önce ben bir naturalistim.Hazinelerimle eve gelip onları nasıl dönüştürebileceğim üzerine kafa yoruyorum hatta bazen bir köşede unutuyorum ta ki beni çağırana kadar.  Yünü benim gibi şehirden göçüp yerel bir koyun türünü canlandırmaya adamış Parisli Stephanie’den alıyorum. Burada artizanlar arası güçlü bir dayanışma var. Pamuk el dokumalarını Türkiye den temin ediyorum.

E.Ş.: Bitkilerin doğal boya olarak kullanılması bizler için eskide kalmış ve artık endüstriyelleşmeyle yok olduğunu tahmin ettiğimiz bir beceri. Bunu nasıl keşfettin? Bu yolculuğu anlatır mısın?

B.B.: İnsanoglu barınmayı ve yiyecek sağlamayı başardıktan sonra doğayı anlamaya ve kendini ifade etmeye yöneldi. İlk doğal boyaları kendini kamufle etmek, savaşa veya ava hazırlık ritüellerinde ruh durumlarını güçlendirmek, doğanın gücünü üstünde taşımak vb nedenlerle kullanırken  akabinde yaşadıklarını mağara duvarlarına resmetmeye ve nihayetinde kıyafetlerini boyamaya kadar götürdü keşif sürecini.

İlk boyama kütür kirazları yerken elinden akan rengi sevmekle başlamış olabilir. Bu bir kadim bilgi. Her kıtanın, medeniyetlerin doğal boya bitkileri ve teknikleri farklı.  Bitkileri anlatıyorum ama toprak, mineraller, mineral tuzları da ilk renk veren ve uzunca süre kullanılan maddeler. Kuşaktan kuşağa aktarılan müthiş bir bilgi birikimi var. 18 yüzyılın sonlarına doğru sentetik boyaların keşfedilmesiyle hızla terk edilen bir birikimden söz ediyorum.

Benim yolculuğum kendimi ve doğayı keşif sürecinde geldiğim yerle alakalı aslında. 10 yıldır kırsalda yaşıyorum. Önce kendi çevremden başladım, karşıma çıkan her türlü bitki ve canlıyı keşfetmeye çalışarak. Bitkilerle her zaman özel bir iletişimim oldu, bir bitki ile sezgisel olarak bağlantı kurarım. Sezgi çok önemli rol oynasa da uzun yılların gözlemi, bolca araştırma, okuma ve çok da bilemediğim nedenlerle bir bitkiyi elime aldığımda onun ne olduğunu, ne işe yarayabileceğini, ne tür topraktan hoşlanacağını az çok tahmin ederim.

Bitkiler sırlarını benimle paylaşacak kadar cömertler.  Adını bilmesem bile mutlaka bulurum.  Bu çok heyecan verici bir oyun, heyecan bitmeyince tutku daha da derinleşiyor. Bitkiler hayatın temellerinden.  Bitkiler olmasa ne yiyecek, ne ilaç, ne barınma, ne giyecek, ne yakacak ne de rengimiz olurdu. Beni büyüleyen süreç  bir bitkiyi elime aldığımda ihtimalleri, dönüşebileceği halleri merak edip peşine düşmek. En son adımı doğal boyaydı benim için. Bunu tetikleyen neydi veya ilk boyama denememi hatırlayamıyorum bile, o kadar içselleştirdiğim bir berbaberlik doğa ile elelelik.

13775975_10153940786319209_7745849234464796995_n

5 senedir yoğun olarak doğal boyama yapıyorum. Kendime Japon ustaları örnek alıyorum. Dünyaca ünlü Japon sushı ustası 7 sene kendi kendini geliştirip ondan sonra topluma sunuyor.  Fransa’da kendine artisan diyebilmem için 10 yıl geçmesi gerekiyor. Japonya’da da öyle 10 sene geçmeden seni ciddiye almıyorlar. 50 sene geçince yaşayan canlı kültürel anıt oluyorsun. Uluslar arası standartlarda kendime usta diyebilmek için 5 yılım daha var ki doğal boya ile yatıp kalkıyorum. Hergün Fransızca, İngilizce, bulabildiğim Türkçe kaynakları tarayıp, yeni denemeler yapıyorum. En ekolojiği, en sürdürülebilir yöntemi en az enerji harcayacak hali bulma çabası. Güne başlama, sabah gözümü açma nedenim bu. Akşam hadi sabah olsunda boya yapayım diye yatıyorum. Rüyamda hiç bilmediğim boya bitkilerini bulup, büyük ustaların mağaralarını ziyaret ediyorum.Hep bir iç titreme ve hayranlık hali…

Hayalimdeki bahçeyi, bostanı yarattım. Bahçem botanik bahçesi olabilecek kadar tür içeriyor, doğal boya bitkilerini de topluyorum. Botanik, mantar bilgim önceleri kendi çabalarımla idi, sayısız online ders aldım, mikologlarla ve botanikçilerle arazi çalışmalarına katildim ve Lille Üniversitesi’nde etnobotanik okudum.  Evimin bir duvarı botanik kitapları ile kaplıdır. Türkçe kaynak yaratmayı çok önemsiyorum. Ben çok zorluk çektim ihtiyacı olan çekmesin diye yapabildiğimce botanikle ilgili bilgi çevirdim, bitki fotoğraflayıp paylaştım. Open source dünyanın geleceği. Bilgiye ulaşabilmenin herkes için eşit olması kanımca en temel insan haklarından.

E.Ş.: İstanbul gibi büyük bir şehirden, hayallerinin peşinde daha evvel hiç yaşamadığın bir Fransız köyüne nasıl taşınmaya karar verdin?B.B.: Oğlumun doğumu dönüm noktamdır. Hayatım boyunca balkon veya mutlaka bahceye açılan apartman dairelerinde toprak ve bitki aşkımı tatmin etmeye çalıştım. Bu aşk ve tutku gittikçe büyüdü. Gümüşsuyu’nda kedim öldüğünde gömecek yer bulamadık. En büyük hayalim bir bahçem olması ve oğlumu doğada büyütebilmekti. Bunu gerçekleştirebildim. Leonardo çamur içinde agaçlara tırmanarak, bitki ve mantarları tanıyarak büyüdü. Hoş şimdilerde Minecraft’a kaptırsam da temeli sağlam. Bu süreç çöpümü nasıl azaltabilirim, kendi yiyecğgimi nasıl yetiştiririm ve en sağlıklı nasıl üretebilirim ve bütün bunları çevremi, çevremdeki canlıları nasıl gözetebilirimi de kapsıyor.

10 yıl avukatlık yaptım koca İstanbul’da. Oğlum doğdu, onu üç gün göremediğim oluyordu çalışmaktan. Orada durup gerçekten ne istediğini sorguluyorsun. Oğlumu göremeyeceğim, ayrıcalıklı okullarda okuyacak diye ömrümü didinip heba edeceğim.  Fransa herkesin eşit haklara sahip olduğu sosyal bir devlet. Eğitim , sağlık, barınma temel haklar ve ulaşmak için deliler gibi çalışmak gerekmiyor.

Artık Türkiye’de de sisteme dur deyip alternatif yaşam için ugraşan insanlar var.  Adalet savaşçısı olarak mezun oldugum mesleğimin dinamikleri hiç öyle idealize edilecek gibi değilmiş, ayrıntılara girmiyorum. İstemediğim bir hayat, istemediğim bir meslek ve doğa açlığı. Eşim Parislidir. Normandiya’ya at çiftliğinde yaşayan arkadaşlarımıza tatile gelmiştik. Yaşam kalitesinin yüksekliği,  zümrüt yeşili uçssuz bucaksız peyzaj, yaban deniz, ıssız kum plajlar hayatı boyunca milyonlarla yaşamış bana ilaç gibi geldi. Oğlumuz doğduktan sonra istemediğim  hayat beni yıprattı ve hastalandım. Hastaneden çıktıktan bir ay sonra Normandiya’da minik bir köydeydik. Tekrar kendime gelebilmem dilekçe harici oturup bir sey yazabilmem 6 ayımı almıştı.

IMG_20150929_142143
Sistem düşünce biçimini de formatlayıp her şeyi fayda sağlamaya yontuyor. Bu dönemler  bestenin naneleri ve Dogakesif blog’larını yazmaya başladım.  O zamanlar Turkiye’de ekolojik köy oluşumları , topluluklar yoktu, artık her geçen gün artıyor ve buna çok seviniyorum. Fransa’daki köy hayatı,  bana kendimi keşfedebilme, istediğim gibi yaşayabilme ve doğanın kucağında serpilme olanağı sagladı.

E.Ş.: Avukatlığı bırakıp doğal boyalara yönelmeni anlatır mısın? Neydi bütün bunların başlangıç noktası?

B.B.: Doğa açlığı, elimin toprağa değme itkisi, bitki tutkusu, aslında doğa beni çağırmış şimdi anlıyorum. Bilmiyorum aslında tam da, kilit noktalar var,  muhacir dedemin bahçe tutkusu; balkonlarda yetiştirdiğim zeytin, karabiber ağaçları, maydanozlar, yer elmaları, onların büyümesini gözlemlemenin verdiği mutluluk; oğlumu doğada büyütme isteği; kendimi en iyi hissettiğim, ait olduğum yere dönüş.

Kendi kendine yeten hayat hedeflemiştim ama bunu ancak bir topluluk içinde gerçekleştirebiliriz, çok zormuş çünkü. Keşif sürecinde öncelikle ilk karşıma çıkanlar sonra etrafındakiler sonra başka ülkeler, kıtalar derken botanik  bilgim  dallandı, budaklandı. Doğa yürüyüşlerim aydınlanma yürüyüşlerim oldu benim için. Neredeyse her gün 2 km’lik köy yolumu gidip geldim yıllarca, bitki laboratuvarım oldu o yol. Mevsim değişimlerini, bitkilerin statlarını gözlemledim. Kiminin yaprağı, kiminin kökü, kiminin kabuğu her birinde bambaşka maceralar var.

Hayatın renklerine hep açık oldum, değişik sesleri, tatları, dilleri ve insanları hep kucakladım en sonunda renklerin sihri aklımı başımdan aldı. Botanik bilgim çok işime yaradı. Bitkilerin şifasıyla başlamıştım, kendi merhemlerimi, tentürlerimi vs yaparım, kurutup bitki çayları da yabandan. Burada ve gelebildikçe Türkiye’de  yenebilir yabani bitkiler ve botanik atölyeleri düzenliyorum. Tijen Inaltong’u anmam gerek çünkü onun kitabını elime aldığım ve benim gibi insanlar varmış diye sevindiğim o güneşli Beyoğlu gününü hiç unutmuyorum. 99 yılıydı sanırım. Bence o Türk ekolojistlerinin evrilmesinde önemli yeri olan kadınlardan, nedense değerinin çok bilinmediğini düşünüyorum.  O yıllarda ben kendi tofumu yapıyordum. Hamilelikten itibaren sirke veya karbonat dışında temizlik maddesi kullanmadım.

FB_IMG_1475525186602
E.Ş.: Türkiye’de doğal boya nasıl bir durumda? Fransa veya diğer ülkeleri karşılaştırdığında hangi ülkeler bu konuda fark yaratıyor? Nasıl bir değişim süreci yaşanıyor?

B.B.: Anadolu medeniyetler beşiği, en son Çatalhöyük kazılarında bir çocuk mezarı bulundu. Çocuğun boynuna sarılmış kumaş ketenden ve M.Ö. 9000 yılına ait: Şimdiye kadar bozulmadan kalabilmiş en eski kumaş. Daha heyecan verici birşey düşünmiyorum.  Neyle boyandığı konusu henüz aydınlatılmadı. Ortamdaki metal tuzları boyayı değiştirdiğinden çok yüksek ihtimal nar ve kökboya olduğu düşünülüyor.

Eski Kazakistan, Çin Taklamakan Çölü’nde yapılan araştırmada bulunan bir mezarda, şimdiye kadar en iyi şekilde korunmuş nefis bir kımızı etek var. Güzelliğini görmeniz gerek ve kök boya ile boyanmış. Hani genel bir inanış var ya doğal boya soluk renk olur ve kolayca çıkar, akar diye… Bunun nedeni kötü boyanmış, yapılmış işler, onları bir kenara ayıralım. İyi yapılmış doğal boya yüzyıllarca kalabiliyor. Esas renk atması sentetiklerde ve tabii iyi yapılmamış doğal boyalarda olur. 200-300 yıllık kilimlerin renklerinin canlılığına bakın yeter.

Anadolu neolotik çağlarda, Hititler’e ve 18 yy. sonlarına kadar kadim boyama tekniklerine hakim ve zengin florasında çok güçlü renkler elde edilen nefis bitkileri var. 16 yy. civarında kırmızıda tartışmasız üstünlüğü var. Dünyada Türk kırmızısı ve Edirne kırmızısı diye anılan  nefis kırmızıların yapıldığı bir yer. Kırmızı, kök boya bitkisinden elde ediliyor. Burada bir yanlışı düzeltmek isterim, kök boya demek doğal boyama demek değildir. Kök boya Rubia tinctorum bitkisinin Türkçe adıdır. Boyar madde içeren yer, bitkinin köküdür. Terimleri tekrar oturtmaya çalışmalıyız.  Doğal boyama bitkilerinde bitkinin kökü, kabuğu, yaprağı, çiceği , sapı vs kısmı ayrı ayrı veya birlikte kullanılabilir, bitkisine göre değişir.

Anadolu, zamanında o kadar güçlü ki, doğal boyamada özellikle Türk kırmızısının peşine düşüp endüstriyel casusluk için ajanlar yollanıyor ve nihayetinde büyük paralarla ustalar Fransa’ya transfer ediliyor. 1740 civarı Rouen ve çevresi kırmızısı ile ünleniyor. Fransa’nın 200-300 yıllık doğal boyama yönetmelikleri var. Her şeyi ama her şeyi kayıt altına aldıkları için  günümüzde çok iyi durumdalar ve doğal boyama ustaları dünyada dersler veriyor.  Doğal boyama nasıl yapılıyordu diye merak ettiğinizde yüzlerce belgeye, kitaba ve devlet yönetmeliklerine ulaşabiliyorsunuz,  Anglosaksonlar da ona keza.

Eskiden kırmızı boya ustası, mavi boya ustası diye uzmanlaşılıyormuş. Çünkü doğal boyama ustalık gerektiren bir zanaat-artisanal meslek.  Turkiye’de tutulmuş kayıtlar, yazılmış kitaplar çok az, formüller ustalar ölünce kaybolmuş, sentetiklerin devreye girmesiyle güzelim gelenek yok olmaya yüz tutmuş. Kaybolan çok formül var ne yazık ki, eskiden Tokat baskılarını 40 çeşit bitki ile yaparlarmış artık bu formülü bilen yok. Bu geleneği canlandırmak, yazılı kaynak yaratmak amaçlarımdan biri.

Türkiye’de 2014’ten beri atölyeler düzenliyorum. 4 senedir nerdeyse her gün soru soran herkesi kırmadan cevapladım ve doğal boyamaya yönelttim, yine bazı kolay formülleri yayınladım blog’larda.  Unutmamak gerekir ki bu bir cümle açıklamayla yapılacak bir meslek değil. İnceliklerine hakim olmak için tecrübe kazanmak çok önemli. Şu anda Türkiye’de bir canlanma ve merak var diyebilirim, henüz çok başındalar. Akademik olarak çalışmalar var, üniversitelerin doğal boyama merkezleri ve 81’de bir Alman araştırmacı tarafından kurulan  DOBAG (doğal boya araştırma ve geliştirme merkezi), özel girişimlerden Armaggan var çok güzel işler çıkaran ancak genellikle kilim ve halı üzerinde yoğunlaşmışlar.

Ne varki her zamanki gibi kendi içinde kavrulan akademi ve  akademik yayınlar  ile bilgiye aç toplum bir araya gelemiyor. İngilizce, Fransızca yayınlarda her türlü eski reçeteleri bulabileceğiniz gibi yeniye uyarlanmış daha ekolojik hale getirilmiş versiyonları da var. Yeni heyecanlarla eski reçeteleri daha sürdürülebilir daha ekolojik hale getirmek için çalışmalar ve başarılı sonuçlar var dünyada. Bügün ülkesel değil de uluslararası düzeyde boyama ustaları star muamelesi görüyor. Oradan oraya gidip dersler veriyorlar. Maalesef Türkçe yayın parmakla sayılacak kadar az.

İyi tarafından bakmaya çalışalım. Bu topraklar zengin, tutku duyan insanların ışığında bu bilgiler canlanacak. Dünyada özellikle Amerika ve Avustralya’da doğal boyama patladı. Atalardan kalma tekniklere, el dokumaya, yün eğirmeye, elde kağıt vs yapmaya , sepet örmeye atölyelere yer bulunamıyor. Bu söylediklerim şehirliler için tabii, yoksa hâlâ eski teknikleri kullanarak kendi boyasını yapanlar var Meksika, Latin Amerika, Afrika, Çin, Japonya, Endonezya gibi…

Ben 2014 ‘te ilk KEZ Dedetepe Kampa Gidelim mi Baba’da doğal boyama atölyesi yapmıştım. Düzenlediğim botanik yürüyüşünde karşılaştığımız Daucus carota çiçeklerini toplayıp nefis parlak bir sarı ve kök boyadan kırmızı elde etmiştik.  Akabinde 2015’te İstanbul  Permakamp ve yine Dedetepe  Kampa Gidelim mi Baba’da doğal boyama ve indigo atölyeleri yaptım. O zamanlar doğal boya yapan şehirliler yoktu ve atölyelerime bu da neymiş acaba diye gelenler de vardı. Simdi bilinçli bir ilgi var, gittikçe de çoğalacak. Yabancı kaynakların reçeteleri ile atölyeler düzenlemek acıklı tabii ancak Türkçe bilgilere ulaşabilmek için akademisyenlerle yazışmalarım daha da acıklı ve hep hüsranla sonuçlandı. Köylülerle yaptığım konuşmalar da ‘sentetiğe geçeli çok oldu, dedem yapardı’  düzeyindeydi.

Türk,  Japon, Çin, Maya, Aztek, Mısır, Afrika, Mali, Avrupa… Bu medeniyetlerin doğal boyama geçmişi ve teknikleri çok güçlü. Japonlar desende de çok iyiler. Shibori mesela, tüm köy kendini buna adamış, minik ihtiyarları bir aletin başında ömrünü geçirmiş seyrederken saygı ve hayranlık duyup ağlıyorsunuz.  Bu kadim tekniklere gönlü açık bakmak lazım ve bu teknikler insanlığın ortak mirası,  aynı bitkilerin ve canlıların olduğu gibi.

DSC_0514

E.Ş.: Bitkilerin şifa olduğunu biliyoruz. Peki ya doğal boyalı kumaşlar şifa olabilir mi?

B.B.: Sentetik boya eşittir zehir. Hem çevre hem yeraltı ve üstü sularına hem giyerken nefes alan organımız derimize. Alerjilerin, kanserin vb hastalıkların artmasında sentetik boyalar en önemli etkenlerden. Bu sene Blue River diye bir film vizyona girecek. Mavi Nehir sentetik boyaların yarattığı çevresel etki üzerine yapılmış bir belgesel. Sentetikler sadece giyside değil kanepede, koltukta ev, ofis eşyalarında da var. Şehirli insanın en önemli sorunlarından biri hayatının yüzde 80’ini kapalı mekânlarda geçirmesi. Tüm o zehirli kimyasalları, sentetik boyaları soluması. Kapalı ortam kirleticileri , mikrobiyolojik kirlilik; doğal ürünlerden uzaklaştıkça, sentetikten vazgeçmedikçe bizi zehirlemeye devam edecek.

Tekstil ürünleri geniş yüzey alanı, nem tutucu özelliği ve  vücut ısısyla mikrop üretme zemini. Bitkilerin şifası doğal boyama ile kumaşa da geçiyor. Bu konuda yapılmış araştırmalar artıyor. Özellikle mikrop kıran kekik, adaçayı, biberiye, soğan, nar gibi yüksek tanen içeren bitkilerle boyanmış kumaşlarda mikrop, bakteri, mantar gelişmiyor ve yıkamaya rağmen bu özellikleri devam ediyor.

Son araştırmalarda her türlü antibiyotiğe dayanıklı hastane mikrobu nar, kekik ve nane ile  boyanmış çarşaflarda üreyememiştir. Kumaşın antimikrobiyal ve antimikotik hale geldiğine ve mikropları inhibe ettiğine dair başarılı sonuçlar alınmıştır. Moda endütrisinin doğal boya kullanmamasının birkaç sebebi var. Bir kovaya atalım kıpkırmızı çıksın diye bir şey yok, bu bir meslek; hakim olmak, tecrübe için yıllar gerekiyor. Ayrıca büyük ölçekte kumaş veya yün üretemezsiniz, artizanal olmaya mahkum şimdilik. O yüzden yeni doğal boyama teknikleri geliştirmeye çalışıyorlar;  dev buhar kazanları, basınçla pişirim vs gibi. Üstelik sentetik kumaşları doğal boya ile boyayamazsınız, doğal lifler pamuk, yün, ipek, keten, kenevir, bambu vs benzeri tekstil ürünleri kullanmaya mecbursunuz.

E.Ş.: Kentten köye, avukatlıktan doğal boya artizanlığına geçtiğin süreçte ne gibi zorluklarla karşılaştın ve bunlarla nasıl başa çıktın?

B.B.: Ait olduğum yere geldiğim için toprağa veya doğaya uyum sağlamakta güçlük hiç çekmedim. Daha çok eğlenceli oldu diyebilirim. En zoru kümes yapmaya çalışmaktı! Bir türlü kümesi doğru düzgün yapıp tavukların dışarı çıkmasını engelleyemedim. Bu süreçte beni en çok zorlayan şey kendim gibi insan bulma zorluğu oldu. Toprağa ve doğaya yakın yaşamak isteyen, bu heyecanı paylaşabilekcek insan, dost azlığı hem Türkiye’de hem burada. Bunun için online iletişim şahane oldu.  Meyvelitepe, Tijen, Berrin Jade çiftliği,  Permakamp, Kampa Gidelimmi Baba, Marmariç ekolojik köyü, Ayşe, Selahattin Flora, İlknur ve blog’larımı, FB sayfalarımı takip edenler, iklim ve botanik profesörü  dostlar;  bana yeni ufuklar açıp, yüreklendiren, dostluk sunan ekolojistler oldu.Onun dışında yalnız bırakıldım, uzakta olduğum için dinamikleri tam anlayamıyorum ama bir avuç ekolojistin bile kamplaşmasını çok acıklı buluyorum.  Fransa kısmında ise iyi ki gençler var,  çok açık ve yeni dünya düzeni için kalpleriyle bir şeyler yapmaya çalışan dinamik gençler.  Benim yaşadığım bölge Cotentin üç tarafı denizle çevrili bir yarımada, buralılar ada halkları gibi içe kapalı ve yabancı az. Bunun avantajı da var dezavantajı da var. Çok şey yaptım burada ben, İngilizce ve yemek dersleri verdim başlarda.  Bir ara catering yaptım, çok yorucuydu. Artık botanik yürüyüşler, yenebilir yabani otlar ve doğal boyama atölyeleri düzenliyorum. Çok şaşırıyor insanlar bir Türkiyelinin bunları yapmasına.Yemek dersleri verirken sushi yapmayı öğretiyordum, ‘Afedersiniz siz Japon musunuz?’ diye soran bile oldu. Fransız peynirleri nasıl yapılır diye anlatınca ‘Aa bizden daha iyi biliyor!’ diye hayret edenler de. Az bilen Avrupa köylüsünün kafasındaki Türk imajı sabit ve negatif, onunla biraz uğraşıp değiştirmek gerekiyor, bu bir mücadele. Bir yandan da kendi içine kapalı yaşayan, ortak bir konu, dil bulamadığım Türkiyeliler var. Beni ziyarete gelen Türkiyeli ve Parisli arkadaşlarım can simidi oluyor bana.  Yine de ‘Aa o köyde yaşayan Türk kız diye’ tanınıyorum burada, gazetelerde yaptıklarım çıkıyor. Bu halka yavaş yavaş genişliyor.E.Ş.: Doğal boyama teknikleriyle ilgilenenlere söylemek istediğin başka neler var?B.B.: Doğal boyamaya gönül verenlerin mutlaka izlemesi gereken isimler var. Dominique Cardon inanılmaz bir kadındır, Uluslararası tarih ve arkeolojik doğal boya uzmanıdır. Organik ve fermente indigo ustasi Malili Aboubakar Fofana alçakgönüllüğü ile unutulmazlarım arasında ve benim hocam aynı zamanda. India Flint ekolojik teknikleriyle, Michel Garcia doğal boya sihirbazığıyla yine hocalarımdan hayranlık duydugum ustalar. Birde yenilerden Irit Dulman’ı heyecan verici buluyorum.

Türkiye’den ise Bahar Bozacı nefis ecoprintler yapıyor, tekstil sanatçısı Yüksel Şahin’i çok begeniyorum.  Türkiye’deki öğrencilerimden Efsun Atelier’nin ismini daha çok duyacağız çok yetenekli çünkü. Bu arada Türkiye’de doğal boyama meraklıları için online olarak Skype üzerinden dersler veriyorum. Şubat ayı için doluyum ama mart ayı müsait. Ayrıca dünyada ilk defa organik indigo kitleri hazırladım sadece Türkiye için satıyorum çünkü bu işin eğitimi çok pahalı. Böyle bir fırsat yarattım, sınırlı sayıda dağıtım yapacağım. Ayrıca yine kök boya, koşnil kitleri hazırladım. Böylece heves duyan deneyip hayal kırıklığına uğramadan sonucu görecek ve o ilk ateş kalbine düşecek. Sonrası büyük bir macera ve aşk.

Bu yolculukta heveslilere rehberlik etmek benim için büyük zevk. Ben başladığımda hem kit bulamamıştım hem de iyi boya bulabilmek de bir zaman alıyor. Bitkilerin toplanma zamanı var, en çok boyar madde içerdiği zaman bitkiden bitkiye değişiyor. Yıllar içinde deneyip en iyi bitkileri buldum. Ona keza indigo en çok aldatmacanın olduğu alanlardan. Bir sertifika sistemi olmadığı için, sentetikle yapsa bile indigo denilebiliyor ancak indigo ustaları ayırt edebilir. Organik indigo sağlıyorum isteyene.

Bir boyama tarifi vermek isterim , herkesin evindeki tencerelerde yapabilecegi bir reçete. Bir kullanılmış tişört veya doğal malzemeden pamuk, yün, ipek vs gibi bir tekstil ürününü alınız. Kullanılmış olsun ve biz onu dönüştürelim. Kullanılmış ürünler daha iyi boya tutuyor ve sizin kaynatıp tekstili hazırlamanıza gerek yok.  Tişörtler 80 gr civarı, şallar da 100 gr genelde. Yarısı kadar soğan kabuğunu evde biriktiriniz. Soğanın en dış turuncu kabuğu. Bu kabukları bir gece suda bekletip ertesi gün bir tencereye üzerini kaplayacak kadar su ekleyip 1 saat kaynatınız. Soğuyunca süzüp içine kumaşı veya yünü ekleyin yine bir saat kısık ateşte fokurdamayacak tıngırdayacak kadar kaynatınız ve içinde soğusun. Çıkarıp, sıkıp sabunlu suyla yıkayınız. Turuncu ila kahverengi tonları arasında değişecek şifalı bir ürününüz olacak. Renk; kullanılan suya, soğanın yetiştigi yere ve cinsine dolayısıyla içerdigi boyar madde oranına göre değişecektir. Bu değişimler nedeniyle doğal boyama ustalık gerektiren bir ilimdir. Sihri ve büyüsü budur.

 


Yeşilist bundan böyle okuyucularının desteğiyle ayakta kalacak.
Siz de Yeşilist’i beğeniyorsanız bize Patreon’dan destek olun.

Yeşilist Patreon Destek Ol

Önceki yazıyı okuyun:
Boğazın prensi Lüfer, !f İstanbul’da

Okyanus bilimi ve deniz biyolojisi üzerine çalışmalar yapan yazar, fotoğrafçı ve video sanatçısı Mert Gökalp'in uzun zamandır beklediğimiz filmi Lüfer...

Kapat