Ne sürdürülebilir ne de çevreci!

Gazeteci ve Ekosfer’in kurucu ortağı Özgür Gürbüz ile nükleerin çevre dostu gibi gösterilmesinden Türkiye’nin nükleer politikalarına birçok konuyu konuştuk.

Türkiye’nin nükleer enerjiyle olan imtihanını, enerji politikalarını değerlendiren yorum ve yazılarınızı, hayata geçirdiğiniz kampanyaları uzun yıllardır ilgiyle takip ediyoruz. Peki sizin bu konuya ilginiz ve dahil olmanız nasıl başladı? Hikâyenizi kısaca okurlarımızla paylaşır mısınız?

İlginiz ve nezaketiniz için teşekkür ederim. 1990’lı yılların başlarında ağabeyimin de etkisiyle çevre konusuyla ilgilenmeye başladım. O zamanlar İstanbul’da çevrenin korunmasını kendine dert eden genç arkadaşların çıkardığı gazeteler vardı. Çevre gazetesi ve Yeşil Gazete’deki arkadaşlarla tanıştım. Gazeteyi çıkaran arkadaşlar aynı zamanda onları sokakta satarak hem seslerini duyurmaya hem de gazetelerini yaşatmaya çalışıyordu. Yeşil Gazete’yi çıkaran Halil Tarık Tokmak ile tanıştım. Fedakârlığı, gazeteyi çıkarmak için gösterdiği çaba beni çok etkiledi. Birlikte İstiklal Caddesi’nde, Bahariye’de gazete satmaya çalışır bir yandan da Akkuyu’da yapılmak istenen nükleer santrale karşı imza toplardık. Gazete ekonomik nedenlerden dolayı yayın hayatını kısa bir süre sonra noktaladı. Bugün internette okuduğunuz Yeşil Gazete çıkarılırken de arkadaşlar adına Halil’e ulaşmış, kendisinden ismi kullanmak için izin almıştım. Aynı tarihlerde Nükleer Karşıtı Platform’un (NKP) İstanbul grubuyla da tanıştım. Platform’a katıldım, birlikte çok sayıda eylem, panel, kongre ve benzeri etkinlikler düzenledik. Demokratik ortamın da bugüne göre iyi olması nedeniyle NKP’nin çok etkin olduğu yıllardı, hem enerji hem de kampanya konusunda çok şey öğrendim. Sokak adeta bir okuldu. Nükleer enerjiye karşı imza toplarken nükleer enerjiyi destekleyenlerle de karşılaşıyorduk. Onların sorularını yanıtlamak, argümanlarının doğru olup olmadığını bilmek önemliydi. O yüzden de nükleer enerji konusunu öğrenmek için her fırsatı değerlendiriyordum. Yazılı kaynakları okuyor, uzmanları dinliyordum. O yıllarda İngilizcem de yeterli değildi, yabancı dil bilen arkadaşların çevirilerini dört gözle bekliyorduk. Rüzgar enerjisini bile kimse bilmiyordu. Rüzgar türbini fotoğraflarını ben de yabancı dergilerde görmüştüm. Çevre gazeteleriyle tanışmam, gazeteci olma isteğimle birleşti ve Nefes Dergisi’nde yazı yazmaya, daha sonra Yön Radyo’da çalışmaya başladım. Çernobil sonrası yaşadıklarım Türkiye’yi nükleer enerjiden kurtarma konusundaki kararlılığımı artırdı. Nükleer enerji bizi ileri değil geriye götürecekti. Bu yüzden de geri geri yürüyerek protesto etme fikri aklıma geldi. 1995 yılında Çernobil’in yıldönümünde önce Tünel’den Taksim’e Deniz Güman adlı arkadaşımla birlikte yürüdük, birçok arkadaşımız da bizimle beraber yürüyerek destek verdi. Temmuz-Ağustos aylarında ise Mersin’den Akkuyu’ya geri geri yürümeye karar verdim. Bu defa tek başımaydım, espriyle karışık kendime Don Kişot Platformu adını verdim. 18 günde 170 km yol yaptım, binlerce insanla konuşup onları nükleer karşıtı şenliğe davet ettim. Akkuyu’nun gördüğü en kalabalık günlerden biri oldu. Ardından çevre gazeteciliğine başladım. Milliyet ve Yeni Yüzyıl ilk çalıştığım gazeteler oldu. Daha sonra Greenpeace, WWF-Türkiye, Heinrich Böll Stiftung gibi sivil toplum örgütlerinde, Referans, Sabah, ve Habertürk gibi gazetelerde çalıştım. Enerji ve çevre konusunda danışmanlık yaptım. Bugün Magma ve Birgün’e yazılar yazıyorum, Ekosfer Derneği’nin de kurucularından biriyim.

İlk olarak Nükleer101 gibi başlamak isteriz. Nükleer enerjiyi çevreye etkileri açısından nasıl değerlendirirsiniz?

Nükleer enerjinin kaza ve sızıntı nedeniyle çevreye verdiği zarar, yok edilemeyen ve binlerce yıl radyoaktif kalan nükleer atık sorunu, savaş ve terör saldırılarında hedef olma riski onu yaşamı tehdit eden bir numaralı enerji kaynağı yapıyor. Dünyanın tanıklık ettiği en büyük endüstriyel kazalar Çernobil ve Fukuşima’daki nükleer santral kazalarıydı. 70 yıllık tarihlerine rağmen radyoaktif atıkların yok edilmesini sağlayacak bilimsel bir çözüm ortaya koyamadılar. 240 bin yıl radyoaktif kalan atıkları toprağın altına gömüp, sorunu daha sonraki kuşaklara havale etmeyi “çözüm” diye öneriyorlar. Kaza veya sızıntı yapmayan reaktörlerin rutin radyasyon riskiyle ilgili ürkütücü çalışmalar var. Üstüne bir de terör saldırısı, savaş riski eklendi. Nükleer santrallar artık hedef. Elektrik üretmenin onlarca çevreci yolu varken nükleer enerjide ısrar etmek sadece nükleer lobinin amaçlarına hizmet ediyor, gezegen için bir faydası yok. Ekonomik açıdan da nükleer enerjiyi destekleyecek bir argüman kalmadı zaten.

Nükleer enerjiyi atmosfere karbondioksit salımı yapmadığı için yeşil enerji olarak niteleyenler çok. Hatta bu konu temmuz ayında Avrupa Parlamentosu’nun da gündemindeydi. Peki siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Nükleer enerji santralları emisyon salmıyor diyemeyiz. Kamuoyunda çoğu zaman ve bilinçli bir şekilde “sıfır emisyon” diye tanıtılsalar da bir nükleer santralın yaşam döngüsü göz önüne alındığında birçok aşamada seragazı salımına neden olduğu görülüyor. Kuruluşunda ciddi miktarda beton ve çelik kullanılıyor, beton ve çelik üretimi enerji yoğun üretimlerin başında geliyor. Yakıt için kullanılan uranyumun madenlerde çıkarılması ve uranyum zenginleştirme işlemleri enerji yoğun işlemler ve tüketilen enerjiden kaynaklanan seragazı salımları var. Nükleer reaksiyon sırasında kayda değer bir seragazı emisyonu ortaya çıkmasa da yapım ve söküm aşamalarında da enerji harcanıyor ve bu harcanan enerjinin üretiminde yine seragazı üretilebiliyor. Benjamin K. Sovacool’un, 103 ayrı yaşam döngüsü çalışmasını tarayarak, elektrik üreten farklı kaynakların her 1 kilovatsaatlik (kWh) üretim sırasında atmosfere ne kadar seragazı emisyonu (karbondioksit eşdeğeri) bıraktığına bakan araştırması nükleeri karbonsuz diye pazarlamaya çalışanları yalanlıyor. Diğer enerji kaynaklarının da yaşam döngülerine bakılarak yapılan karşılaştırma bize yenilenebilir enerji kaynaklarının nükleer enerjiye göre çok daha fazla iklim dostu olduğunu gösteriyor. Açık denize kurulan 2,5 megavat (MW) gücünde bir türbin, 1 kWh elektrik üretimi sırasında 9 gram karbondioksit eşdeğeri seragazına neden olurken nükleer santrallar 1 kWh başına 66 gram seragazı emisyonunu atmosferle buluşturuyor. Yedi kat daha fazla emisyona yol açıyor. Açık deniz rüzgar türbinlerini, 10 gram ile barajlı hidroelektrik santralları ve karada kurulan rüzgar santralları izliyor. Biyogaz santralı 1 kWh elektrik üretiminde 11 gram, nehir tipi hidroelektrik ve güneş termal santralları 13 gram, biyokütle santraları yakıta göre 14 ila 31 gram, güneş santralları (fotovoltaik sistemler) 32 gram, jeotermal ise 38 gram seragazı emisyonuna neden oluyor. Tek derdimiz iklim krizini durdurmak olsa bile nükleerden önce kullanacağımız onlarca kaynak var.

Nükleer santral söz konusu olunca akla ilk gelenlerden biri de radyoaktif atıklar meselesi. Radyoaktif atıklar gerçekten çevreye hiçbir zarar vermeden gömülebilir mi? Bunu dünyadan örnekler vererek anlatabilir misiniz? Dünyada bu işlemin güvenli olarak yapıldığı bir tesis var mı?

Dünyada yüksek seviyeli nükleer atıkları yer altında depolayan bir ülke henüz yok. Bunun için Finlandiya’da ilerleyen bir çalışma var ancak bunun bir çözüm olduğunu söylemek imkansız. Almanya’da yöre halkının itirazları nedeniyle onlarca yıldır atık deposu olmak için hazırlanan Görleben’deki tesisten vazgeçildi örneğin. Bu atıkların binlerce yıl radyoaktif kalacağı düşünülürse, bugün radyasyon sızdırmadan saklandığı kapların kaç yıl daha bu görevi yapabileceği bilinmiyor. Nükleer atıklarla kuru depolamada tanışalı 40-50 yıl gibi bir süre oldu. 50 yıla bakarak 240 bin yıl için öngörüde bulunamayız. Bilimsel değil, politik ve ticari bir tercih bu. Yer hareketleri ve depremler ile yeraltı suları nedeniyle bu atıklar ileride ciddi sorunlara yol açabilir ve elimizde bizi bu radyasyon riskinden koruyacak bir teknoloji yok. Aynı zamanda demokrasi karşıtı bir durum çünkü 4-5 yıllığına iktidar olan bir hükümetin, doğmamış insanların ve diğer canlıların hayatını bile riske atan böyle bir karar alması kabul edilemez. “Nükleer enerji demokrasiyle bağdaşmıyor” dediğimizde tam da bunu söylüyoruz. Hasarın ve riskin büyüklüğünü düşündüğünüzde başka bir teknoloji kaynaklı hasarla nükleeri kıyaslayamazsınız. O yüzden de nükleer santralı sigortalayacak bir şirket çıkmaz ama trafik kazasına, tüpgaz patlamasına karşı herkes size bir sigorta poliçesi hazırlar.

Türkiye’nin fosil yakıttan çıkma sözünü gerçekçi buluyor musunuz ve bu sözü  gerçekleştirmek adına nükleer enerjiye ihtiyacı var mı?

Türkiye’nin fosil yakıtları terk etme konusunda alınmış resmi bir kararı yok. Telaffuz edilen 2053 net sıfır hedefi yasal bir dayanağı, bağlayıcılığı olmayan bir demeç aslında. Hedef olması için onu destekleyecek politik kararların da alınmış olması gerekir. Kömür santrallarını kapatma kararı almamış, yenilerini yapacağını söyleyen bir ülkenin 30 yıl sonra net sıfır emisyon hedefine ulaşamayacağını hepimiz biliyoruz. Cesaretli olup, ortada bir hedef olmadığını söylememiz gerekiyor. Ortada emisyon azaltma niyeti olmadığına göre nükleer enerjinin bu amaçla yapıldığını söylemek de komik bir gerekçe yaratma girişiminden öteye gitmiyor. Kaldı ki, daha önce de belirttiğim gibi, amaç atmosfere en az emisyonu bırakarak elektrik üretmekse enerji tasarrufundan, enerji verimliliğinden ve yenilenebilir enerjiden işe başlamak gerçekçi olurdu. Samimi olsaydınız rüzgara güneşe göre daha fazla emisyona yol açan nükleeri tercih etmezdiniz.

Akkuyu’nun projelendirilmesinden itibaren inşaata başlanması ve bugüne kadar olan süreci değerlendirir misiniz? Sizce bu proje tamamlanıp, santral faaliyete geçecek mi?

Prof. Dr. Tolga Yarman’ın hep söylediği gibi nükleer enerji Türkiye için teknik bir zorunluluk değil politik bir tercih. Bilimsel, demokratik ve ülkenin ekonomisini lehine bir karar alıyor olsaydık bugün Akkuyu’da bir nükleer santral inşaatı zaten olmazdı. Rasyonel olmayan bir inşaat projesinin geleceğini öngörmek zor ancak yaptığımız hesaplar inşaatın durdurulmasının ve projenin iptal edilmesinin Türkiye için daha karlı olacağını ortaya koyuyor. Akkuyu, ya iptal edilecek ya da çalıştıktan bir süre sonra kapatılacak ancak santral çalıştırılırsa nükleer atık gibi çözülemeyecek bir sorunumuz daha olacak. O yüzden de iptal kararını alacak cesaretli bir hükümete, o hükümetin arkasında duracak bilinçli bir seçmene ihtiyacımız var.

Akkuyu hakkında basında çıkan ve Rusya’ya verildiğini söylenen bazı imtiyazlar konuşuluyor. Bu iddialar Akkuyu’nun Rusya’nın nükleer çöplüğü olacağına da vurgu yapıyor. Bu konu hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

Akkuyu ne yazık ki Rusya’nın değil Türkiye’nin nükleer çöplüğü olacak. Rusya bir kaza olmaz, cesaretli bir hükümet çıkıp projeyi iptal etmezse 60 yıl santralı işletecek, sattığı elektrikten kazandığı parayı alıp gidecek. Geriye binlerce ton radyoaktif ve kendisi de nükleer atık kabul edilen 4 reaktör kalacak. Spekülasyon yapmayı sevmiyorum ancak bu santral ÇED sürecinin doğru dürüst işletildiği bir ülkede yapılamazdı. Tek bir örnek vereyim. Akkuyu’da yapılmak istenen nükleer santrala ÇED raporuna yapılan itirazlar sonrası bilirkişinin hazırladığı raporun Kyoto Protokolü kısmı Wikipedia’dan kopyalanmış ve yanlış bile diyemeyeceğim uyduruk bilgiler içeriyordu. Bunu haberleştirmiştim. Bu bilirkişi raporuna rağmen Danıştay çevrecilerin itirazlarını reddetti. Dünyanın nükleer santral inşaatını ciddiye alan herhangi bir ülkesinde bu rapor hazırlanmaz ve ona dayanarak karar alınmazdı. Spekülasyonları bir kenara bırakalım, bu bile başlı başına bir imtiyaz sayılır. ÇED toplantısı bile protestolar nedeniyle yapılamamış, çatlak haberlerine rağmen şeffaf bir denetim süreci yaşanmamış bir reaktör var karşımızda. Bölgenin deprem riski, Ecemiş fay hattının durumu bile sağlıklı bir şekilde değerlendirilmedi.

Nükleer santral inşa sahasında biyoçeşitlilik ile ilgili bir çalışma yaptınız mı? Yapmadıysanız elinizde buna dair başka araştırmalardan veriler mevcut mudur? ÇED raporları bu konu hakkında neler söylüyor?

TMMOB’a bağlı odalar ve başka kuruluşların, uzmanların değerlendirmeleri oldu. ÇED raporundan ve gözlemlerden anladığımız kadarıyla Türkiye’nin Akdeniz’deki el değmemiş koylarından biri nükleer santral inşaatı nedeniyle adeta yok edildi. Santral sahasının yakınındaki ormanlık ve makilik alan yangın tedbiri kapsamında tahrip edildi. Nükleer santralı aklamak için hazırlanmış gibi duran ÇED raporunda bile 1. derece sit alanı Beşparmak Adası civarında nesli tehdit altındaki Akdeniz foklarının üredikleri mağaranın olduğu, bu mağaranın inşaat faaliyetlerinden etkileneceği ve bu yüzden fokların bölgeyi terk edeceği yazılmıştı. Dünyada 750 civarında Akdeniz fokunun kaldığı ve bunların önemli bir bölümünün Türkiye ile Yunanistan kıyılarında yaşadığı düşünülürse bu üreme alanının önemi daha iyi anlaşılır. Milletvekillerinin bile giremediği bir alandan bahsediyoruz. Biyoçeşitliliğe verilen zararı yerinde ölçmek bu koşullarda çok zor ama inşaatın büyüklüğü ve gizlilik bizi korkutuyor. Santral çalışırsa soğutma suyu nedeniyle ısınan deniz suyu da bölgedeki ekolojik dengeyi ve muhtemelen balıkçılığı olumsuz etkileyecek.

Rosatom deyince aklınıza neler geliyor? :)

Nükleer enerji geliyor elbette, aynı Westinghouse veya EDF denince olduğu gibi. Gezegen ve insanlık için kötü bir hizmeti, teknolojiyi ya da ürünü tüm kusurlarına rağmen pazarlamaya çalışan, sadece karlılıklarını düşünen şirketleri sevmiyorum.

Akkuyu’nun gerçek maliyeti ne kadar? Nükleer santral genel anlamda pahalı bir yatırım. Bu yatırımı verimlilik ve ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik koşullar açısından değerlendirirseniz neler söylersiniz?

Nükleer enerjiye yatırım kabul etmeli miyiz, emin değilim. Doğayı ve yaşamı tehdit eden bir inşaat faaliyetine yatırım dememeyi tercih ederim. Santralın Türkiye’ye getireceği ekonomik zararı Ekosfer derneğinin Nükleer Enerji ve Türkiye raporunda göstermeye çalıştık. İnsanlar nükleer enerjiyle nükleer santral arasındaki farkı anlamakta zorlanıyor. Nükleer santral da diğer elektrik üretim yöntemleri gibi bir fabrika aslında. Elektrik üretim fabrikası. Ürün ise ister rüzgardan, ister kömürden, ister güneşten üretilsin aynı; elektrik. Ülke için bir yatırım yapmak istiyorsanız elektriği hangi fabrika ucuza üretiyor ona bakarsınız. Rusya ile yapılan anlaşmada 15 yıl boyunca üretilen elektriğin yüzde 50’sine ödenecek bedel belirlenmiş. Nükleer santraldan gelecek her kilovatsaat için Rus şirkete 12.35 dolar sent ödeyeceğiz. Türkiye Cumhuriyeti devletinin açtığı rüzgar ve güneş ihalelerinde ise ortaya çıkan fiyatlar 2 ila 4 dolar sent arasında değişiyor. Aynı elektriği nükleer santraldan satın alırsak 3 veya 4 kat fazla para ödemek zorundayız. Herkesin elektrik faturalarından şikayet ettiği şu günlerde ucuz olanı değil pahalı olanı tercih etmek hiç mantıklı değil. Akkuyu Nükleer Santralı iptal edilmezse 15 yılda Rusya’ya ödenecek tutar, 32 milyar 815 milyon dolar olacaktır. Türkiye ekonomisi, 15 yıl boyunca her yıl 2 milyar dolardan fazla bir miktar parayı alım garantisi karşılığı öderken, santralin kalan üretimi de serbest piyasa fiyatı üzerinden satılacak. Santralın kaza riski çevreye vereceği zarar da cabası.

Türkiye’nin Akkuyu’da yapımı devam eden nükleer santralden vazgeçmesi durumunda kendi enerjisini üretilmesine yönelik alternatifleri nelerdir?

Türkiye dışa bağımlılığı azaltacak, termik ve nükleere göre çok daha fazla istihdam yaratacak yenilenebilir enerji kaynakları açısından Avrupa’nın en önde gelen ülkelerinden biri. Güneş, rüzgar, biyokütle ve jeotermal gibi çok farklı kaynaklarımız var. Sadece güneş enerjisi potansiyeli ülkenin elektrik talebini karşılayabilecek seviyede. Daha da önemlisi Türkiye’nin enerji verimliliği ve tasarrufu potansiyeli olması. DPT’nin yaptığı bir hesaba göre bu potansiyel elektrikte de yüzde 20-25 seviyesinde. Bu da kabaca bir hesapla Akkuyu ve Sinop’ta kurulması düşünülen nükleer santrallerin toplam elektrik üretiminden daha fazla bir miktarın aslında boşa harcandığını gösteriyor. Elektriği verimli ve tasarruflu kullanırsak bu iki santralin üretimi kadar elektriğimiz olacak. Akılcı olan da bu. Yakıtından teknolojisine dışa bağımlı olduğumuz nükleer enerjiye para yatırmak yerine enerji verimliliğine yatırım yapmak ekonominin geleceğe uygun bir şekilde gelişmesine yol açacak.

Dünyanın birçok farklı yerinde her yaz yüksek sıcaklık dalgaları yaşanıyor ve alınan ilk önlemlerden biri soğutulamayacağı gerekçesiyle nükleer santral faaliyetlerini askıya almak oluyor. Dünya su krizinin eşiğindeyken, suya bağımlı enerji üretimlerine ayrılan büyük yatırımlar ne kadar mantıklı?

İklim kriziyle birlikte aşırı hava olayları daha sık yaşanıyor. Bunlardan bir tanesi de bizim de çok sık karşılaştığımız sıcak hava dalgaları. Başta Fransa olmak üzere Avrupa ve ABD’deki nükleer santralların nehirlerden aldıkları soğutma suyunun azalması nedeniyle üretime ara vermek zorunda olduklarına giderek daha sık şahitlik ediyoruz. Güneşi kesintisiz bir kaynak olmakla suçlayan nükleer santrallar sıcak havayla birlikte artan elektrik ihtiyacına yanıt verme konusunda sınıfta kalıyorlar. Öyle ki, arızlara ve sıcak hava dalgası nedeniyle geçtiğimiz Ağustos ayı sonunda Fransa’daki 56 nükleer reaktörden 25’i çalışamaz durumdaydı. Bir güneş paneli kırılsa, bozulsa 1-2 günde değiştirebilirsiniz ama söz konusu nükleer reaktör olunca bakım ve tamirler haliyle aylar sürüyor. Enerji güvenliğinden bahsedenler nükleer enerjinin nasıl sorunlar çıkardığını aslında pek bilmiyor. 1996 yılında dünyadaki nükleer santrallar küresel elektrik üretiminin yüzde 17,5’inden sorumluydu. 2020 yılında ise nükleer enerjinin payı yüzde 10,06’ya geriledi. İklim krizine çözüm olsa, ucuz ve güvenli olsa nükleerin payı gerilemezdi.

Nükleer enerjiyle ilgili çok fazla bilgi kirliliği var. Bu konuyla ilgili başlıca yanlış bilinenleri sıralamanızı istesek?

Nükleer enerjinin ucuz olduğu sanılıyor. Nükleer santral ile nükleer silah birbirine karıştırılıyor. Türkiye’nin nükleer silah yapmayacağını beyan eden ülkelerden biri olduğu bilinmiyor. Toryumla çalışan ticari bir nükleer santral olduğu sanılıyor. Batı devletleri işaret edilerek “dış güçler”in Türkiye’nin nükleer santral yapmasını engellemeye çalıştığı öne sürülüyor halbuki bize santral satmaya çalışanlar hep onlar oldu. Nükleer santralın ekonomik kalkınma veya teknolojik gelişmeye yol açacağı sanılıyor. Haliyle doğrudan bir bağlantı yok, ucuza elektrik üretirseniz ekonomik gelişme yaşanabilir belki ama ucuz elektrik nükleerle mümkün değil. Nükleer atıkların yok edildiği veya gömülünce sorunun çözüldüğü sanılıyor. Atıkların geri dönüşümle yeniden kullanıldığı düşünülüyor halbuki bu süreç daha tehlikeli kimyasal ve nükleer maddelere yol açıyor. Yıllar önce bir profesör nükleer enerjinin ülkelerin kültür seviyesini geliştirdiğini bile söylemişti. Bu doğru olabilir, nükleer enerji kullanan İtalya, Almanya gibi ülkeler kültür düzeyini artırdı ve nükleer santralları kapatma kararı aldı. Uzaya gitmek için nükleer enerjiye ihtiyaç duyulduğunu sananlar bile var. Bildiğiniz gibi tüm roketler sıvı yakıtla çalışıyor, uzayda da enerji ihtiyacı güneşten karşılanıyor.

Türkiye tüm tartışmalara rağmen şimdiye kadar nükleersiz bir ülke olmayı başarmıştı. Bugün ise Akkuyu’ya ek olarak bir de Sinop’ta nükleer santral kurulması konuşuyor. Bu noktaya nasıl gelindi?

Sinop projesi aslında başarısız oldu. Sinopluların mücadelesi, Japonya’nın nükleer enerji pahalı olduğu için Türkiye’den daha fazla para istemesi sonucu proje başlamadan bitti. Üzücü olan Akkuyu’da inşaat aşamasına geçilmiş olması. 2000 yılında Başbakan Ecevit’in ikna olamadığını söyleyerek Akkuyu’dan vazgeçildiğini açıklaması çok yerinde bir karardı. Güneş ve rüzgar gibi kaynaklar gelişip ucuzlarken, elektrik depolama yöntemleri dev boyutlarda hayata geçirilirken uranyumu bile olmayan Türkiye’nin nükleer lobiye esir düşmesi gerçekten çok üzücü. Tam “dışa bağımlılıktan güneş sayesinde kurtulacağız” derken nükleerle Rusya’ya bağımlılığımızı daha da artırıyoruz. Türkiye’nin anti demokratikleşmesi itirazı zorlaştırdı, bunu öncelikle not etmeliyiz. Bu noktaya gelinmesinde Rusya’nın İran’da nükleer santral yapmasının da etkisi var. Nükleer santral sahibi olmayı “nükleer güç” olmak sanan Orta Doğu ülkelerinde bir yarış başlattı, Türkiye de bu yarışa dahil olmak istedi. İkinci bir etken ise bürokrasi ve akademinin nükleer enerjiyi çok geriden takip ediyor olmasıydı. Rusya’nın elektrik satış fiyatı açıklandığında fiyatı yüksek bulan nükleer yanlıları çok şaşırdı. Oysa biz nükleer enerjinin pahalı olduğunu ve fiyatın bu civarda olduğunu yıllardır söylüyorduk. Bunlar bildiklerimiz bir de bilmediklerimiz var. Çok şeffaf bir süreçten bahsetmiyoruz…  

Tüm dünya inkâr edilemez bir enerji krizi yaşıyor. Bir yandan da enerji ihtiyacı küresel olarak her yıl büyük oranda artıyor. Hükümetler bu krizle farklı yollardan mücadele etme çabası içerisinde. Sizin örnek alınması gerektiğini, doğru adımlar attığını düşündüğünüz ülkeler var mı? Varsa bu ülkeler yatırımlarını hangi kaynaklara yapıyorlar?

Bir ülkeden çok atılan doğru adımlara bakmayı tercih ederim çünkü dört dörtlük bir ülke göstermek zor. Enerji tasarrufu ve verimliliğini öne çıkaranlar doğru yapıyor, yenilenebilir enerjiye geçerek enerji krizinin temelini oluşturan sınırlı fosil yakıtlardan uzaklaşanlar doğru yapıyor. Tekelci yapılara benzeyen nükleer gibi büyük santrallardan kaçanlar doğru yapıyor. Çalışma saatini düşüren, tüketimi azaltmayı hedefleyen, enerji kooperatifleri gibi katılımcı üretim modellerini seçenler de doğru yapıyor.

Dünyanın içine sürüklendiği geri döndürülemez felaketler zincirinden uzak tutmak için acilen alınıp uygulanması gereken üç karar nedir sizce?

Çalışma saatlerinin düşürülmesi
Yüzde yüz yenilenebilir enerjiye geçilmesi
Silah sanayinin tamamıyla yok edilmesi

Temiz enerji/enerji politikaları ya da nükleer hakkında bilgi edinmek isteyenlere başlangıç için önereceğiniz kitap/belgesel/video/makaleler neler olur?

Tavsiyede bulunmak tehlikeli bir iş, hep unuttuğunuz bir şey oluyor. Aslında çok sevmem ama bu defa ilk aklıma gelenleri söyleyeyim. Enerji konusunda veriler sürekli değişiyor. O nedenle güncel raporları takip ediyorum. Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı, Makine Mühendisleri Odası Enerji Grubu, Wise International, CLEW Network The Bulletin of The Atomic Scientist ve Eco Institut gibi enerjiyle ilgili çalışmalarını ilgiyle takip ettiğim kuruluşlar da var. Enerji konusu sadece teknik bir konu değil, öyle bakarsanız çözemezsiniz. Nükleer veya kömürün yanlış kurgulanmış bir sistemin parçaları olduğunu anlamak aslında çok daha önemli. O nedenle Schumacher’in Küçük Güzeldir’ini, Roma Kulübü’nün Büyümenin Sınırları raporunu, Chomsky’nin “How the World Works” kitabını, bulabilirseniz eski Ağaçkakan dergilerini okumalısınız. Türkiye’nin nükleer enerji macerasını anlamak için Prof. Dr. Tolga Yarman’ın Geçmişte ve Bugün Nükleer Enerji Tartışması ile Elektrik Mühendisleri Odası’nın Nükleer Enerji Raporunu, genel bir fikir edinmek için de Heinrich Böll Stiftung Derneği’nin Nükleer Enerji Masalı adlı kitaplarını okumanızı öneririm. HBO’nun Çernobil dizisi eksiklerine rağmen çarpıcıydı. Son Kumsal, Ekümenopolis ve The Story of Stuff belgeselleri çok değerli.  

Bahsetmeyi unuttuğumuz, sizin eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

Teşekkür ederim.

Yeşilist bundan böyle okuyucularının desteğiyle ayakta kalacak.
Siz de Yeşilist’i beğeniyorsanız bize Patreon’dan destek olun.
Yeşilist Patreon Destek Ol


Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement
Daha fazla Banner Right Side, Doğal Kaynaklar, Ekoloji, Yenilenebilir Enerji
Oyunu bozdu: Patagonia’nın kurucusu milyarlarca değerindeki şirketinin karını çevre kuruluşlarına bağışladı

Günümüzde markalar bir amaçla var olmak, hitap ettikleri kitlelere sadece bir ürün satmak değil bunun yanında onlarla iletişim kurmak istiyorlar.

Kapat