“Su hakkı aslında hepimizin hakkı”

Oyuncu ve yönetmen Mert Fırat ile su politikalarından DasDas’ın sürdürülebilir yaklaşımlarına, UNDP İyi Niyet Elçiliği’nden +2.5 Derece Deniz Belgeseli’ne birçok konuyu konuştuk.

Merhaba Mert Bey, sizi bir su hikayesi, national geographic, +2.5 Derece Deniz Belgeseli’nde gördük. Su kullanıma yönelik duyarlılığınız nasıl gelişti? Bu duyarlılığın pekişmesine aracı olan bir olay veya olaylar nelerdir?

Aslında çok küçük yaşlarda oluştu diyebilirim. O yaşlarımda İstanbul ve Ankara özelinde ve büyükşehirlerde su krizini yaşadık. 90lı yıllarda mütemadiyen su kesintileri olurdu. İstanbul’a gelince burada, Ankara’ya gidince orada ara ara su kesintileri yaşanırdı. Suyun nüfusları artan büyükşehirlere hızla aktarılamadığına şahit olduk. Bunun uzun vadede büyük bir probleme dönüşeceğine de gördüm açıkçası ve şöyle bir deneyimim de oldu. Su hakkı ile ilgili bir yandan. Bunun bir politika olduğunu çok küçük yaşlardan öğrenmek durumunda kaldım. Alanya’da dedemin arazisinde turunç ağaçları portakal ağaçları vardı. Ailece sık sık gidip orada vakit geçirirdik. Ben toprakla uğraşmayı çok severdim. Bu anlamda da şanslı bir çocukluk geçirdim. Bizim arazinin tam da ortasından geçen su yolu var, denize karışıyor. Kuyularımız var. Dedem bana bir gün “Bak dedi burası niye var. Çünkü yukarı köyün suyunu biz veriyoruz?” “Nasıl” dedim “biz veriyoruz”? “Evet” dedi, “insanlar bu suyu kullanıyorlar.” “Peki insanlar bize para mı veriyor bunun için” diye sordum. “Normalde vermeleri lazım ama vermiyorlar. Daha doğrusu biz almıyoruz” dedi; “Çünkü bu su onların da hakkı.” “Böyle bir şey mi var” diye sorduğumda dedem “su ortak bir kaynak olduğu için aslında herkesin hakkı var, bu bizim arazimizden de geçiyor olsa, istersek paylaşmayabiliriz de tabii ancak bu kaynak eşit bir kaynak. O yüzden onlarla paylaşıyoruz.” İşte ben o zaman su hakkı nedir anlamış oldum. Evet ya su hakkı aslında hepimizin hakkı. Su aslında birçok sosyal devlette eskiden satılan bir şey değildi.

Sokak çeşmeleri vardı mesela.

Evet, çeşmeler çoktu. Örneğin İsveç’te hala su faturası diye bir şey yoktur aslında. Çünkü hem su kaynakları çok fazla hem de suyun arıtılması ile ilgili birçok problemini çözdüğü için böyle bir durum mevcut. İsveç’te okumaya gittiğimde Danimarkalı bir şirketin su arıtmasına ve suyun verimli bir altyapısı olması dair çözümlerini gördüm. Yüzde sekseninin halkın olduğu dev bir şirketti bu. Sonra dedim ki ne güzel bir ekonomi, nasıl olur acaba? Oralara çok takıldım. Bu merakım tabii biraz halkevi geçmişi biraz köy enstitüleri bilgisi. Köy enstitülerinin toprağın hakkı, suyun hakkı, toprak reformu ki ülkemizde hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşemedi. Onarıcı tarım, hayvancılık, tarım politikaları derken tabii bizim köy enstitülerinin esası bunlar üzerine olduğu için finansal okuryazarlık hem de sürdürülebilirliğin temellerinin atıldığı yerler. Tüm bunlarla beraber burada bahsettiğim bilinçle yaşamaya başladım. Uzun vadede beni UNDP İyi Niyet Elçisi yapan şey de bu bakış açısı.

BUNU DA OKU:  Yaşasın tohumlar

IDEMA’dan da biraz bahsedebilir misiniz?

Kurucu ortağı olduğum IDEMA, kalkınma ve sürdürülebilirlik üzerine çalışan bir yapı. Çocukluktaki ve gençlikteki suya olan toprağa olan merakım biraz daha ayakları yere basan bir hale geldi. IDEMA’daki uzmanlar ve ortaklarım zaten kendileri de böyle bir bilinçteler.

UNDP İyi Niyet Elçisi olduğunuzda hayatınızda neler değişti?

UNDP ile çalışmaya başladıktan sonra kendi merakım ile ulaştığım verilerden daha net verilere ulaşmaya başladım. Elbette takip ettiğim çok değerli yazarlar, akademisyenler hatta Tarım Bakanlığı’ndan rumuzla yazan kişiler var bu konularda. Öte yandan tam da içinde yer alınca sürdürülebilirliğin derin yoksulluk, gıda politikaları, insana yakışır sanayileşme, eğitim, barış ve temiz suya erişim gibi konularla ilişkilerine daha odaklandım. Bu arada su ve barış birbirine çok yakın iki şey. Biz su savaşlarının net bir şekilde yaşandığı topraklarda yaşıyoruz. Tarlada insanların birbirini su yüzünden vurduğu bir coğrafya.

Bu coğrafyanın uzak geçmişte de böyle bir hafızası var. Suyun kıymeti, suyun bereketi ve su politikalarına dair.  

Tabii bu coğrafyanın, suyun her zaman değerli bir kaynak olduğuna dair hafızası var. Ve bereketin temsili olduğu, bulunduğu arazinin değerini arttırdığı bir gerçek. Şimdinin değil 200-300 yıl öncenin gerçeği. Dolayısıyla su karanın değerini arttıran, sosyal-kültürel-çevresel tüm etkinin değerini arttıran bir varlık. 

DasDas olarak sürdürülebilirlik adına ne gibi projeler gerçekleştiriyorsunuz?

UNDP ile dört yıl önce “İklimce Sohbetler” diye bir projeye başladık. İklimin şehirde, tarımda, suda ne gibi etkileri olduğunu dair bir buluşma zinciri yaptık. Bu buluşmalarda da konunun uzmanı kimse onu çağırdık. Kimi zaman bakanlıklardan kişiler geldi kimi zaman yerel yönetimlerden kimi zaman akademisyenlerden. Hatta mümkün mertebe bu üçlünün yani sivil toplumun, kamunun, özel sektörün bir arada olabildiği buluşmalar gerçekleşti. İkincisi salgın sürecinde online bir şekilde yaptık. Şimdi üçüncüsüne hazırlıyoruz.

BUNU DA OKU:  Flamingolara özgürlük! Gediz Deltası'nı tehdit altına sokan otoyol projesine yürütmeyi durdurma kararı

Umuyorum yıl sonuna kadar DasDas olarak kendi suyumuzu arıtabileceğimiz bir konuma geleceğiz. Burayla ilgili böyle bir çalışmamız var. Bu yılki planlanan bütçemiz içinde olan bir çalışma bu. Şimdi hatta gıda atığımızı da dönüştürmek için bir projemiz var. 100 litrelik bir cihaz alıyoruz. Gıda atığımızı torfa çeviren bir cihaz. 24 saat içinde mayasız, bir katkı olmadan dönüşecek gıda atıklarımız. Tüm bunlarla beraber su ayak izimiz de azalacak. Çünkü her çöp belirli miktarda su kaybına da neden oluyor. ÇEVKO ile yaptığımız bir anlaşma sonucundan çöplerimizi ayrıştırıyoruz. Ataşehir Belediyesi’nin ATABEL diye bir şirketi var bu süreci çok destekliyorlar. O yüzden öyle topluyorlar. Aslında şöyle ki çöpleri ayrıştırmak kadar çöplerin toplandıktan sonra nereye gittiği de çok önemli. Çünkü ayrıştırılmış çöpleri hiç bakmadan hop diye çöp arabasına atabiliyorlar. Buradaki belediye bu konuda duyarlı.

Peki kendilik gündelik hayatınızda su ayak izine dair neler yapıyorsunuz?

Beş dakikadan kısa sürede duştan çıkmaya çalışıyorum. Duşta kalmayı da çok severim ama gerçekten bu süre ile sınırlamaya çalışıyorum. Spor yaptığım için bunun daha iyi çalıştığını düşünüyorum zaten spor salonunda beş dakikadan fazla kalamıyorsun ya duşta. En güzel yanlarından biri de duşta suyun bir dakikadan kısa bir sürede kendini kapatmasını sağlayan mekanizma.

Evet 45 saniye-1 dakika arası kapanıyor. Bu iyi bir şey.

Evet ya sen de hızlıca yıkanıp çıkmaya çalışıyorsun. Dolayısıyla 5-6 sefer basıp, kurtulmaya çalıştığın bir süreç bu! (gülüyor) O beş dakika güzel.

Başka nelere dikkat ettiğime dönersem, su ayak izi yoğun ürünler kullanmamaya çalışıyorum. Türk bir üreticinin ürettiği bir denim markası var. (Bego jeans) Denim sektöründe taşlama işinde çalışırken akciğerlerinin yüzde 43’ünü kaybeden birisi Bego. Bunun üzere tekstil sektöründe başlattığı hareket Türkiye sınırlarını aşıp Güney Amerika’ya ulaştı. Bego esnemeyen, düğmeleri pirinçten yapılan ve su ayak izi piyasadaki en düşük miktarı olan denim. Bunun gibi anlamlı üretimleri ve farkındalıkları olan ürünler giymeye ve/veya satın almaya çalışıyorum.

Peki beslenmenizde su ayak izine dair nelere dikkat ediyorsunuz?

Ben hala et ürünleri tüketiyorum. Ancak bunları minimum ölçüde tüketiyorum. Dünya Sağlık Örgütü’nün dediği 60 gram proteini aşmıyorum. Bu arada vejetaryen ve vegan olmayı çok önemsiyorum. Öte yandan tarım ürünlerinin de nasıl bir su ayak iziyle geldiğini de hatırlamalıyız. Su kaybımızın yüzde 70’i tarımdan kaynaklı. Tabağımdakileri bitirmeye özen gösteriyorum. Yiyeceğim kadar alıyorum, yarım porsiyon genelde. Ortaya her şeyden söyleyip, bırakma olayından başka bir yerdeyim. Aslında uzun yıllardır böyle yaşıyorum.

BUNU DA OKU:  Fosil Yakıtlardan Kurtulmanın Artık Zamanı Geldi!

Toprakla haşır neşir çocukluk geçirmenizin de bu yaklaşımınızda payı vardır. Çünkü o yiyeceğin tabağına nasıl geldiğini bilince davranışlar değişebiliyor.

Gıda ile kurulan ilişki ülkemizde emekle kurulan ilişki ile de ilgili. Evin arka tarafında bir bostanımız var. Kızım mesela gidiyor, domatesi görüyor salatalığı görüyor. Gerçekten onu öperek yiyiyor. Çünkü o domatesi takip diyor, alalım baba diyor. Onların atılmayacak bir şey olduğunu, büyüdüğünde yememiz gereken bir şey olduğunu biliyor. Hediye gibi görüyor toprağın verdiği ürünleri. Aslında şehir hayatında büyümek de bu konuda bir farkındalık geliştirmemek için bahane değil. AVMlerdeki saksılardaki bitkilerin bile doğasını korumakla ilgili bir sorumluluğumuz var. Apartman katında da atığını ayrıştırırsın, torf toprağından bir şey elde edersin. Bunun gelir seviyesiyle falan da ilgisi yok. Yapmak istemekle alakası var.

Buraya kadar genelde insan odaklı konuştuk. Suyun etkilediği diğer canlıları da hatırlamak lazım. Biyoçeşitlilik dendiğinde türler arası dengeyi unutmamalıyız. +2.5 Derece Deniz Belgeseli’nde de merkeze alınan Marmara’daki müsilaj meselesi acil önlem isteyen durumlardan biri. Siz bu sene müsilaj ile ilgili verilere bakabildiniz mi?

Bu sene aktif olarak çok fazla bir şey yapamadım ancak çıktılara baktım. Veriler hiçbir gerileme olmadığını hatta bazı bölgelerde ilerlemeler olduğunu gösteriyor. Zaten acil durum ilan edilmesi için müsilajın her zaman su yüzeyine çıkmasına gerek yok. Müsilaj görmüyoruz diye müsilaj yok zannetmeyelim. Hatta senenin başında müsilaj ile ilgili bir oyun projesi için geldiler.

İklim krizinini gündemde tutmak önemli. Sahne sanatları da bu anlamda farkındalık yaratacak bir mecra. Bu anlamda DasDas bir oyuna ev sahipliği yapacak mı?

Benim aklımın bir tarafında hep bu bağlam var. Bazı yazarların iklim ile yorumlanabilecek oyunları mevcut. Bakalım patriyarki de içine alan bir oyun yorumlaması olabilir.

Son olarak Mert Fırat’ı dört kelime ile tanımlayacak olsanız?

Prova, prova, prova, prova! (gülüyor.)

Meraklı, sabırlı, enerjik, tutkulu.

Yeşilist bundan böyle okuyucularının desteğiyle ayakta kalacak.
Siz de Yeşilist’i beğeniyorsanız bize Patreon’dan destek olun.
Yeşilist Patreon Destek Ol


Ayça Ceylan

Performans sanatçısı, sürdürülebilirlik yazarı ve Body in Perform’un kurucusu Ayça Ceylan; karşılaştırmalı mitoloji,  dans, psikoloji, herbalizm, edebiyat ve teknoloji gibi disiplinleri bir arada kullanarak algılama süreçlerimiz hakkında  mekana özgü performanslar üretmektedir. Performanslarında bedenin ve mekanın birbirini nasıl inşa ettiği,  onarım, beden politikaları ve türlerarası çeşitlilik üzerine araştırmalar yapar. Ceylan, performanslarında ve  atölyelerinde sanat alanları haricinde arketipsel hafızayı etkileyecek kamusal alan, terkedilmiş alan, doğa ve antik  kent gibi birçok alanı tercih eder. Ritueller, tanrıça kültleri, sembolizm ve doğa ile uyumlanmak en büyük  destekçilerindendir. Üretimlerinde canlı sanat, video, fotoğraf, yerleştirme ve sanatçı kitabı gibi araçları kullanır. Ceylan; Türkiye, Japonya, Hindistan, ABD ve İngiltere’de birçok sanat alanında performanslar gerçekleştirmiş,  atölyeler düzenlemiş ve konuk sanatçı programlarına davet edilmiştir. Ayrıca Duru, Reflect Studio, Mesele Slow  Design ve Giyi gibi sürdürülebilir markalarla performatif işbirlikleri yapmıştır. Ceylan, Milliyet Sanat’ta sanat  yazarlığı yaptı. Cumhuriyet Gazetesi Pazar Eki’nde “Dairesel Flora” köşesiyle çevre yazarlığı yapmaktadır.  Performans belgeleri bazı özel sanat koleksiyonlarında bulunmaktadır.

Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement Advertisement
Daha fazla Banner Right Side, Ekoloji, Genel
Özen Yükümlülüğü’nün yönetmeni Nic Balthazar’la belgesel, iklim davaları, felaketin sıradanlığı ve iklim aktivizmi üzerine…

Bu yıl Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali kapsamında izlenebilen Özen Yükümlülüğü, dünyanın en büyük on kirleticisinden biri olan Shell’e ve hükümetlere...

Kapat